gdh'de ara...

Batı'nın retorik cambazlığı ve Putin'in Brejnev Doktrini

1. resim

2014 yılında Kırım'ın ilhakı ile başlayan Rusya ve NATO arasındaki artan gerilim, dün itibari ile Rusya'nın yine Kırım gibi Ukrayna'nın bir parçası olan Donetsk ve Luhansk’ın bağımsızlığını tanıması ile yeni bir aşamaya evrildi.

Putin, sınıra ciddi oranda asker yığınağı yaptığı yaklaşık son 2 aylık dönem içerisinde Batı'dan net taleplerde bulundu. Bu taleplerin başında, NATO'nun 1997'de Rusya ve NATO arasında gerçekleşen görüşmelerdeki "NATO'nun genişlememesi" talebine uyması ve eski Varşova Paktı ülkelerindeki füze sistemlerini sökmesi geliyordu.

Rusya özetle; NATO'ya Hazar'dan Baltık'a kadar uzanan bölgelerden çekilmesini isteyerek bu bölgeyi SSBC'nin dağılmasından sonra yeni ülkeler ortaya çıkmış olmasına rağmen "Rusya'nın sahası" olarak tekrar ilan etti.

Putin'in yapmış olduğu konuşmada ise dikkat çeken çok önemli mesajlar vardı. Bunlardan ilki "Artık Sovyetler Birliği'nin kuruluş ilkelerine geri dönmemiz gerekiyor..." ifadeleriydi. Putin bu ifadesini 200 yıl öncesine dayanan çeşitli örneklerle de destekleyerek Batı'ya; "Artık Batı'nın hegomanyası bitti' mesajını vermeye çalıştı.

Diğer yandan Putin konuşmasının geniş bir bölümünde; "Ukrayna'nın Rusya'dan kalan mirası bitirdiğini, Ukrayna'nın ekonomik olarak çok kötü bir durumda olduğunu, Ukrayna halkının ezildiğini ve emperyalist düzene teslim olduğunu" içeren mesajlar verdi.

Bu mesajlar da aslında Putin'in ilk dikkat çektiğim "Sovyetler Birliği'nin kuruluş ilkelerine geri dönme" ifadesinin bir tezahürüydü. Zira bu söylemler; 1964 ile 1982 yılları arasında SSBC'nin lideri olan Leonid Brejnev'in ortaya koyduğu Brejnev Doktrini'ni hatırlatıyor.

Brejnev Doktrini özetle şu yaklaşımı ortaya koyuyor.

"Sosyalist sistemin hakim olduğu bir ülkede kapitalizmin yeniden egemen olmasına yönelik yaşanan gelişmeler sadece bu ülkeyi değil tüm sosyalist ülkeleri ilgilendiren bir sorundur. Bu tür sorunların halledilmesi sadece o ülkeye bırakılamaz ve silahlı müdahale dahil olmak üzere her türlü şekilde bertaraf edilmeye çalışılır."

Sovyetler Birliği'nin bu bakış açısını yansıtan doktrine göre hiçbir sosyalist ülke diğer sosyalist ülkelerin güvenliğini tehdit edecek iç siyasi gelişmelere seyirci kalamaz.

Putin'de konuşmasında ısrarla, Ukrayna'nın eski bir Sovyet toprağı olduğundan bahsederek, hatta daha açık ifade ile aslında Ukrayna gibi bir ülkeninin bile olmadığını ima ederek ve Ukrayna'nın ekonomik sorunlarına atıfta bulunarak bu doktrinin bir tezahürü olarak hareket ettiğini ortaya koydu.

Şimdi ne olacak?

Öncelikle şu iki konuyu belirtmek gerekiyor.

Birincisi; Putin attığı bu adımla NATO'nun güvenlik kapısını aralamış ve Batı hegomanyasını ciddi bir şekilde sarsarak artık dünyada yeniden çok kutuplu bir düzene dönüldüğünü resmen ilan etmiştir.

İkincisi ise; bu durum her ne kadar Batı'nın aleyhine olarak görünse de aslında özellikle ABD ve İngiltere'nin istediği bir noktaya gelmiştir. Uzun yıllardır tek kutuplu bir dünyada hegomanyasını sürdüren ABD, son dönemde Avrupa ülkeleri üzerinde etkisini kaybetmeye başlamıştı. Diğer yandan Fransa'nın, 'NATO'nun beyin ölümü gerçekleşti', Macaristan'ın 'NATO'dan askerlerimizi geri çekeriz' ve Almanya'nın ' Ukrayna'ya ölümcül silah vermeyeceğiz' gibi çıkışları da NATO'nun sarsılmaya başladığını gösteriyordu.

Gelinen noktada ABD yeniden 'Rusya, Avrupa'nın güvenliği için bir tehdit' algısını kazanarak, AB üzerindeki etkisini ve NATO'nun yenşiden daha sıkı bağlarla birbirine bağlanmasını sağlayacak fırsatı elde etmiş oldu.

Bu gelişme krizi bir savaşa evirir mi?

ABD'nin farklı ülkelere dağılmış asker sayısı 60 bin civarında. NATO'nun Ukrayna'yı 'savunmak' için ayırdığı güç ise son verilere göre sadece 6 bin 500. Putin'in 'nükleer savaşı' da gündeme getirdiğini gözönüne alırsak, Rusya'nın bölgedeki askeri üstünlüğü karşısında ve bu veriler ışığında şunu net bir şekilde söyleyebiliriz ki; ABD ve NATO'nun Rusya karşısında şansı yok. Ukrayna'nın Rusya ile tek başına topyekün bir savaşa girmesi ise zaten düşünülemez.

Bu nedenle ABD ve müttefikleri sadece retorik cambazlıkla ve klasik yaptırım hamleleri ile süreci atlatmaya çalışıyor. Batı'nın yapacağı tek şey hamasi sözlerle üst perdeden açıklamalar yapmak ve ekonomik yaptırımlarla Rusya'ya karşı koymaya çalışmak olacaktır. Yaşanacak çatışmalar ise sadece söz konusu bölgedeki çatışmalardan ibaret kalacaktır.

Bu durum ayrıca bir dengeyi daha değiştirmiştir. NATO'nun kuruluş ilkelerinde 'toprakları işgal altında olan bir ülke NATO'ya üye olamaz' kararı bulunmaktadır. Ukrayna toprakları olan Donetsk ve Lugansk’ın artık Rus işgali altında bulunuyor olması Ukrayna'nın NATO üyeliğini de daha da zor hale getirmiştir.

Sonuç:

Tarafların kısa vadede krizden 'istediklerini aldıklarını' söylemek hiç de yanlış olmaz. Rusya, gerek Batı'ya meydan okuma gerekse de Donetsk ve Lugansk hamlesi ile istediği mesajlarını verirken, ABD de 'Rusya'nın Avrupa için bir tehdit olduğu algısını' yeniden elde ederek, Avrupa üzerindeki etkisini ve NATO'nun birliğini bir süre daha kurtarmıştır.

ABD; tabir yerinde ise Ukrayna'yı yem ederek, Ukrayna üzerinden ikinci bir Soğuk Savaş senaryosunu hayata geçirmiştir.

Fakat, ABD ve Batı'nın bu hamlesi artık ortaya çıkan bir gerçeği değiştiremeyecek. Batı dünyası yaşadığı saltanatın ve rüya aleminin sonuna geliyor. Batı, ne yükselen yeni dünyanın dinamiklerini kavrayabiliyor ne de Rusya, Çin ve Türkiye gibi ülkelerin hamlelerini engelleyebiliyor.

Afrika'dan Ortadoğu'ya, Kafkaslar'dan Orta Asya'ya kadar; Rusya, Çin ve Türkiye'nin etkisi artarken Batı'nın 2. Dünya savaşı kurduğu sistemin dinamikleri bir bir yıkılıyor.

Güç, tarihsel döngüye sadık kalıyor ve Doğu'ya geçiyor!