gdh'de ara...

Cihat Yaycı'dan GDH'ye özel önemli açıklamalar

1. resim

Türkiye’nin son yıllarda görüşlerine en çok değer verdiği isimlerden biri… Milyonlarca vatandaşın Mavi Vatan kavramı ile tanışmasından tutun da Ankara’nın imza attığı deniz yetki anlaşmalarına varana kadar çok önemli konuların başrolünde bir isim. Müstafi Tümamiral Cihat Yaycı, gündemdeki konulara dair görüşlerini ve kişisel hayatına dair merak edilen soruların yanıtını Gündeme Dair Her Şey’in canlı yayınında anlattı.

Moderatörlüğünü Cüneyt Polat’ın yaptığı ve konuk editör olarak Jeopolitik Analist Mehmet Kancı'nın da katıldığı canlı yayında konuşan Cihat Yaycı’nın ilk değindiği konuğu haliyle Mavi Vatan oluyor…

Son yıllarda bu kavramın halkın zihnine tam olarak oturması ve gelecek nesillere de benzer bir şekilde aktarılması için neler yapılması gerektiğini anlatan Yaycı, Mavi Vatan’ın son dönemlerde ‘şahıslar’ üzerinden konuşulmasının son derece yanlış olduğunu görüşünde.

Hainlerden arındıkça milli meselelere verilen değer arttı

Yaycı, öncelikle önemli bir saptamada bulunuyor ve “Hainlerden arındıkça milli meselelere daha fazla değer verdik.” vurgusu yapıyor. Bu süreçte kırılma noktasının 15 Temmuz’daki hain darbe girişime olduğuna işaret eden Yaycı, bu tarihten sonra devletin denizlerin önemini daha net anladığı ve bu alandaki iradesini güçlendirdiği bilgisini paylaşıyor.

Mavi Vatan kavramıyla ilgili son dönemlerde ‘kişileştirilme’ sorusunu yaşandığına dikkat çeken Yaycı’ya göre bu tür konularda kavramların isminden ziyade anlamını özümsemek gerekiyor.

Yaycı, canlı yayın sırasında tüm süreci haritalar üzerinden de anlattı.

Mavi Vatan doktrinini oluşturan Barbaros Hayrettin Paşa’dır

Şahıslar üzerinden bu sürecin ilerlemesinin güzel olmadığını ifade eden Yaycı, “Ahmet yazmış, Mehmet yazmış da bunlar olmuş gibi bir algı var. Bu çok yanlış bir tutum. ‘Mavi Vatan doktrinini kim oluşturdu?’ derseniz ben ‘Barbaros Hayrettin Paşa’ derim. ‘Tazeleyen kim?’ diye sorarsanız ‘Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ derim. Siyasi nedenlerle bazı isimler sahip çıkmaya çalışıyor. Bu kavramlar milletin malıdır ve şahısların üstündedir. Devlet de millet de bu kavrama bu nedenle sahip çıkmıştır, yaratıcı da milletin bizzat kendisidir.” cümleleriyle son dönemlerde yaşanan tartışmalara yanıt vermiş oluyor.

Neden Mavi Vatan’ı daha sık duyar olduk?

“Geçmişte de bu denizlerde biz vardık ancak son zamanlarda sürekli bu alanları ve Mavi Vatan kavramını duyuyoruz. Bunun temel sebebi ne?” sorusuna da yanıt veren Cihat Yaycı, Türkiye’nin deniz haklarına tecavüzler başladığı ve sürecin bu şekilde bir anda ana gündem maddelerinden biri olduğu hatırlatmasında bulunuyor.

“Denizlerimizi elimizden almaya kalktılar.” diyen Yaycı’ya göre Yunanistan-Rum Yönetimi ikilisi ve AB desteği ile bunlar yaşandı. Türkiye’nin hakkı olan deniz alanlarına sahip çıkmasının engellenmek istediğinin altını çizen Yaycı, Ankara’nın bir irade gösterdiğini ve gerek sismik gemiler, gerek sondaj gemileri gerekse de bunları destekleyen donanma unsurlarıyla yeni bir strateji başlattığını anlattı.
Hakkımızı savununca başımıza bunlar geldi

Ankara’nın bu adımlarının ardından yaşadığı sıkıntılara işaret eden Cihat Yaycı, şöyle devam etti:

“Türkiye eğer ‘verelim gitsin’ anlayışında olsaydı bugün yaşadığımız sorunların hiçbiri yaşanmazdı. Herkesle de sulh içinde olurduk. Daha açık bir ifadeyle eğer biz denizlerdeki hakkımızı savunmasak diğer ülkeler bize yaptırım filan uygulanmazdı.

Ancak Ankara bir karar aldı ve gelecek nesillerin hakkına sahip çıkmak için bir sürü zorluğun altına girdi. Sonuç olarak da yaptırımlarla karşılaştı. Süreç politik bir yol olmaktan çıktı askeri kriz noktasına, hatta ekonomik kriz noktasına evrildi.

Devleti yönetenlerin bu baskılara karşı direnmesi, taviz vermemesi çok önemli. Günü kurtarmak için verilecek tavizler, gelecek nesiller için geri kazanılamaz kayıplara neden olur. Çok dikkatli hareket etmemiz şart.”

Çözüm dedikleri şey Türksüz bir Ada

Bu noktada araya giren Mehmet Kancı, yaşanan son gelişmeler ışığında Kıbrıs’taki denklemle ilgili Yaycı’nın neler düşündüğünü sordu. Cenevre’de sonuçsuz kalan son görüşmeye atıfta bulunan Yaycı, şu yanıtı verdi:

“KKTC görüşmelerinde AB taraf… Taraf olan biri gözlemci oldu ve biz bunu bile kabul ettik. Çünkü biz çözüm isteyen taraftayız. Peki karşı tarafın çözüm dediği şey ne? Onlara göre çözüm çok net; Kıbrıs benim olsun…

Bu gerçeği kavramak lazım. Annan Planı aleyhimize olmasına rağmen onunla tatmin olmayan bir cephe var karşımızda. Bugünlere bir anda gelmedik.

1950 yılında referandum yapıldı hatırlanacağı üzere… O yıllarda Ada, İngiltere’ye bağlıydı. Ada’nın Yunanistan’a bağlanması için referandum yapıldı ve yüzde 96 ‘evet’ çıktı. O zaman Türkler oy bile kullanamadı.

İngiltere baktı ki Yunanistan’a bağlanacak Ada o zaman Türkiye’yi bu soruna dahil etme kararı aldı. Dedi ki ‘Lozan’ın 16. maddesine göre biz bu Ada’yı sizden resmi olarak aldık. Ama o anlaşmaya göre yeni bir düzen olacaksa Osmanlı’nın varisi olarak ‘Türkiye’nin de masada olması lazım’ tezini ortaya attılar. Ve biz sürece bu şekilde 1954 yılında müdahil olduk.”

Türkler bir Papaz’ı cumhurbaşkanı olarak kabul etti

Ada’daki yakın siyasi geçmişe dair değerlendirmelerine devam eden Yaycı, o günlerde dahi ‘Türksüz’ bir Kıbrıs Adası yaratma çabasının var olduğu hatırlatmasında bulunuyor.

“1960 yılına gelindiğinde yine Türkler ikinci sınıf vatandaş olacak şekilde bir Kıbrıs Cumhuriyeti kuruldu.” diyen Cihat Yaycı, 1974’deki Barış Harekatı’na kadar giden süreci şu sözlerle anlatıyor:
“Türkler, Cumhurbaşkanı olarak bir Papaz’ı, Makaryos’u kabul ediyorlar. Buna bile razı oldu Türkler. Yine de karşı taraf yetinmedi. 1963 yılında Rumlar Makaryos’u darbeyle devirdi ve anayasayı ortadan kaldırdı. Maalesef 63 sonrası ‘Kanlı Noel’ ve diğer acı olaylar yaşanıyor.

Ankara, 1964’de müdahale etmek istiyor ama ABD’den gelen Johnson Mektubu ile tehdit ediliyor. 1974’e kadar Ada nüfusunun yüzde 30’dan fazlasını oluşturan Türkler, Ada’nın yüzde 3’ünde yaşamaya başlıyor. İş yok aş yok toprak yok. Hiçbir şey yok. Dağlarda yaşıyorlar.

1974’de bundan da memnun olmayan Rumlar ve Yunanlar yine darbe yapıyor ve ENOSİS için Türk soykırımı başlıyor. Ankara bunun üzerine müdahale ediliyor ve bu müdahaleden sonra bir soydaşımız bile öldürülmüyor. Tüm bunları neden anlatıyorum? Bugüne kadar kolay gelinmedi. Mevcut durumda bizim için bir sorun yok. Ancak Ada’nın kuzeyinde var olmak isteyenler orada Türkler bulunduğu için bunu sorun olarak görüyor. Yani Ada’da Türkler olmasa sorun da olmayacak.”

İngiltere’nin KKTC’yi tanıma ihtimali

Konu tam da KKTC ve Ada’daki durum olunca Moderatör Cüneyt Polat, gündemin sıcak başlıklarından biri Cihat Yaycı’ya soruyor… Bilindiği üzere son günlerde kamuoyunda İngiltere’nin KKTC’yi tanıyacağına dair söylentileri arttı. Peki bu durum gerçekten de görüldüğü gibi mi?

Müstafi Tümamiral Cihat Yaycı, kritik bir noktaya dikkati çekiyor ve “Şeytanın sağdan yanaşması diye bir şey vardır. İngiltere’nin hamlesini buna benzetiyorum.” diyor. Bu görüşünü biraz daha açan Yaycı, İngiltere’nin KKTC’yi bağımsız olarak tanıyıp tanımayacakları konusunda henüz net bir şey olmadığını belirtiyor ve “Kuzeyde çok fazla malları var. Dikkatli olmak lazım.” uyarısında bulunuyor.

Akıncı’nın KKTC yönetimine dair sözleri

Konu KKTC iken akıllara gelen en önemli sorulardan biri de ‘federe devletli çözüm’ önerisinde bulunanlar oluyor… Yaycı bu konuda çok net bir duruş sergiliyor:

“Federe devleti kabul etmek yama olmak demek, kiracı olmak demektir. Daha açık bir ifadeyle devleti kapatmak demektir. Bunlar kabul edilemez. KKTC’nin yeni yönetimine ‘Ankara’nın papağını’ diyenler seçimde kaybetti. Bizim, Rumları ‘efendisi’ olarak bilen kölelere ihtiyacımız yok. Maalesef bir pasaport uğruna onurunu satacak adam her yerde var.”

Silahlanan adalarla ilgili BM’ye başvurmalıyız

Doğu Akdeniz’deki gelişmelerin ardından Ege Denizi’nde ‘bitmeyen kriz’ olarak adlandırılan ve iki ülkeyi kimi zaman savaşın eşiğine getiren adalar meselesi de gündeme geliyor.

Türk kamuoyunda son dönemlerde ‘Silahlandırılan Yunan adaları’ ile ilgili çok farklı haberler yapılıyor. Peki bu duruma uluslararası hukuk ne diyor? Daha da önemlisi buralar silahlanırken karşı adım atmayan Ankara nasıl bir yol haritası izlemeli?

Cihat Yaycı, konuyla ilgili düşüncelerini paylaşmadan önce Yunanistan’ın tarihinde 5 kere toprak genişlettiğini ve bu kazanımları hep Türkiye’den aldığı hatırlatmasında bulunuyor. “Şimdi 6. kez aynısını yapmak istiyorlar.” diyen Yaycı’nın sürece dair görüşleri şöyle:

“Bahsettiğimiz soruna neden olan 23 adayı Yunanistan, 1. Dünya Savaşı’nın ardından yapılan paylaşımlarla alıyor. Ancak Osmanlı Devleti bunu onaylamıyor.

1923 Lozan Anlaşması ile kuzeydeki adalar ‘Yunanistan’a ait’ diye teyit ediliyor. Aşağıdaki adalar ise İtalya’ya veriliyor. Daha sonra 2. Dünya Savaşı’nda İtalya kaybediyor ve 1947’deki Paris Barış Anlaşması’yla bu adalar da Yunanistan’a veriliyor.

Rodos, Meis ve diğer tartıştığımız adalar, 2. Dünya Savaşı’nın ardından ‘gayri askeri statüde olmak’ şartıyla veriliyor. Yani ‘asker olmayacak, silah olmayacak’ koşulu yazılıyor anlaşmaya. Ve anlaşma; ‘egemenlik devri şartı bağlı’ uyarısında bulunuyor.”

Cihat Yaycı, Ege'deki adalara ilişkin süreci de harita üzerinden anlattı.

Gayriaskeri statü şartı iyi işlenmeli

Cihat Yaycı, izleyicilerin daha iyi anlayabilmesi için ‘gayriaskeri statü’ maddesini biraz daha açıyor ve “Gayriaskeri statü ne demek?” sorusu üzerinden süreci anlatıyor:

“Asayişi sağlamak için 1 müfreze asker bulundurabilirsiniz demek. Onun da tabancası ya da silahı olabilir ancak bunun dışında hiçbir asker ya da silah bulunduramazsın diyor bu madde açıkça… Burada önemli bir detay var; adalarla ilgili ‘silahsızlandırılmış’ demiyor anlaşma. Askersizleştirilmiş diyor. Yani kapsamı silahtan da geniş tutuyor. Daha ağır bir statü söz konusu.

Gelinen okta itibariyle yapılması gereken şu; egemenlik devir şartının ortadan kaldırıldığını Yunanistan’a, BM’ye ve Paris Barış Anlaşması’nı imzalayanlara resmen bildirmemiz lazım. Ankara, eski statükoya dönmek için Atina’ya süre vermeli. Bu süre işlerken de AB, NATO ve uluslararası hukuk kurullarına, konsey başkanlıklarına bildirimde bulunmalı.

Ayrıca, adaların silahlanması nedeniyle Yunanistan tarafından bir tehdit olduğu ortaya konmalı ve BM’nin 51. madde şartı nedeniyle Türkiye’nin meşru müdafaa hakkını kullanabileceğine dair duyurusu yapılmalı.”

Marmara Denizi’nde ‘iç su’ hukuku geçerli

Cihat Yaycı’ya yöneltilen sorulardan biri de sıcak gündemin bir diğer maddesi olan Montrö oluyor… Yaycı’ya göre bu anlaşma Türkiye’nin söz konusu alana yönelik elindeki en önemli enstrümanlardan biri.

O dönem için bu anlaşmanın çok önemli olduğunu hatırlatan Yaycı, “Boğazların etrafına Türk askeri giremiyordu ve tüm kontrol uluslararası bir komisyondaydı. Daha sonra 1936’da Atatürk’ün büyük başarıyla komisyonun yetkisi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne devredildi. Boğazları korumak ve geçiş kontrolü de bize geçti.” diyor.

“Türk Boğazı’nı Cebelitarık ile kıyaslayan Büyükelçiler duydum. Tüylerim diken diken oldu.” ifadesini kullanan Yaycı, sürecin hukuki boyutuna ilişkin şunları söylüyor:

“Türk dış politikasını böyle adamlara teslim edemeyiz. İç deniz hukuku vardır ve tarifi bellidir. Karadaki yetkiniz neyse burası da öyledir. Kapıkule’den bir Bulgar tankı girebilir mi ya da kaçak biri? Giremez. İç suya da ulusal boğazlara da giremez.

Soru şu; Türkiye’de durum ne? Marmara Denizi bir iç su mu yoksa uluslararası su mu? Marmara Denizi’nin bütün kıyıları Türkiye tarafından çevrili. İç denizdir. Türk iç denizidir.

İstanbul Boğazı, uluslararası suyu bir iç suya bağlayan milli bir boğazdır. Burada uygulanacak rejim iç su rejimidir ve Kapıkule Sınır Kapısı’ndan geçmek gibidir. Çanakkale için de aynısı geçerli.”

Boğazlardaki iç su rejimine yönelik anlatımı sırasında Yaycı'nın izleyicilerle paylaştığı harita.

‘Montrö Boğazların tapusudur’ diyenler konuya hakim değil

Peki son dönemlerde Montrö üzerinden yapılan tartışmalar? Cihat Yaycı, “Montrö, Boğazların tapusu” lafı tamamen sloganik bir yaklaşımın eseri.

Bu tür yaklaşımları ‘hukuk bilmeyenlerin sarf ettiği tehlikeli sözler’ olarak niteleyen Yaycı, “Montrö tapu diyorlar…. O zaman Montrö kalkarsa Boğazlar gider mi diyorlar? Bir Türk’ün söyleyeceği laflar değil bunlar.” uyarısında bulunuyor.

Yaycı tam da bu noktada ilginç bir değerlendirmede daha bulunuyor ve uluslararası hukuk ve güç dengesi ilişkisini şu sözlerle özetliyor:

“Uluslararası hukukta kural güçlüler tarafından konur. Düzeni güçlüler kurar. Güç el değiştirdiğinde değişim olabilir.

Daha iyisi olmadığı sürece Montrö en ideali. Başımızı ağrıtmıyor. Karadeniz’de bir istikrara var, sistem yürüyor. Rusya Akdeniz’e inemiyor, diğerleri Karadeniz’e çıkamıyor. Denizaltı ve uçak gemisi geçemiyor.”

ABD’nin verdiği silahlar kime karşı kullanılacak?

Moderatör Cüneyt Polat’ın Yaycı’ya yönelttiği sorulardan biri de Dedeağaç’taki ABD yığınağına ilişkin oluyor…

Dedeağaç yığınağının Rusya’ya karşı yapıldığını anlatan Yaycı, getirilen bazı ağır silahlar, tanklar ve helikopterlerin Yunanistan’a hibe edildiği bilgisini veriyor.

Hibe edilen silahların dikkatle izlenmesi gerektiğine işaret eden Yaycı, “Biz S-400 aldık biliyorsunuz… Bu bir hava savunma silahı. Sizin hava sahanıza biri girince onu vurursunuz. Yunanistan’a bu silahlar ne için veriliyor? Yunanistan İtalya’ya mı Makedonya’ya mı, Bulgaristan’a karşı mı kullanacak bunları? Yoksa Türkiye’ye karşı mı?” sorusuyla sürece dair çekincelerini ortaya koyuyor.

ABD Başkanı fahri bir Yunanlı

Denizlerdeki durumların ardından son dönemde yaşanan bazı gelişmeler de gündeme geliyor… Bunlardan biri de geçtiğimiz günlerde ABD Başkanı Joe Biden’ın sözde Ermeni soykırımı hakkında yayımladığı mesaj.

Yaycı bu konuyu anlatmadan önce Biden ile ilgili bazı bilgileri paylaşıyor… Biden’in 49 yıllık senatörlük hayatı boyunca Türkiye aleyhinde olan her tasarıda kritik görevler üstlenen bir isim olduğunu hatırlatan Yaycı, ABD Başkanı’nın sözde Ermeni soykırımı tasarısında, Ankara’ya yönelik ambargo kararlarında, Kıbrıs Adası’ndaki bizi hedef alan tüm adımlarda Biden’ın başrolde olduğunu ifade ediyor.

“Biden kendisini fahri Yunanlı olarak ilan eden birisi. Lakabı Bidenopolos.” diyen Tümamiral Cihat Yaycı, Türkiye’nin ‘şapkadan tavşan çıkmasını’ beklememesi gerektiği görüşünde.

“Bu adamın en büyük isteklerinden biri Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanması” diyen Yaycı, gelecek döneme dair çok önemli bir uyarıda bulunuyor.

“19 Mayıs’a dikkat”

Biden’in sözde Ermeni soykırımına yönelik yaklaşımının ardından Ankara’nın farklı sorunlarla karşılayabileceğine dikkat çeken Cihat Yaycı, “Görünen köy kılavuz istemez. 19 Mayıs’ta bakın görün Pontus Soykırımı söylemi çıkacak. İçerideki düşmanlara da dikkat etmemiz lazım. FETÖ, Yunanistan’ın en büyük destekçilerden biri. Türkiye’nin çok ciddi bir duruş içinde olması lazım. Bu durum iktidar-muhalefet mücadelesi değil, hedef Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir Türk Milleti’dir… Bunu asla unutmayalım.” diyor.

Yaycı’ya göre devlet bu gibi durumlar için planlamasını yapıyor ancak artık ‘kaleden çıkmanın’ vakti geldi. Bu cümlesini biraz daha açması istenen Yaycı, “Hep şut yiyen bir politika izliyoruz. Bu kafayı değişmeliyiz. Kaleden çıkıp forvet olmamız lazım.” cümleleriyle beklentisini tarif ediyor.

Mısır ve İsrail ile normalleşme

Konuk editöre Jeopolitik Analist Mehmet Kancı, Yaycı’ya dış politikadaki bazı önemli gelişmeleri soruyor. Bunların başında da haliyle ‘İsrail ve Mısır ile olası bir normalleşme süreci’ oluyor.

Yaycı’ya göre her iki ülke ile de anlaşma olması çok muhtemel. Devletlerin menfaati olduğunu, duygularının olmaması gerektiğini vurgulayan Yaycı, bu nedenle uluslararası ilişkilerde kalıcı dostluk ya da düşmanlık gibi kavramların da bulunmadığına işaret ediyor.

“Türkiye ile işbirliği yapan kazanır. Denizde de kazanır.” cümlesini kullanan Yaycı, Kahire ve Tel Aviv yönetimlerinin Ankara ile anlaşmaları halinde Doğu Akdeniz’de mevcuttan çok daha geniş alanlar kazanacaklarını hatırlatıyor.

Bu süreçte Türk dış politikasına yönelik suçlamalara katılmadığını ifade eden Yaycı, genel çerçeveyi şöyle yorumluyor:

“Türkiye çok net bir dış politika yönetmiştir. Ecdadımız da böyledir. Katar’ın ayakta olması, Azerbaycan’ın işgal altındaki topraklarını kurtarması, Libya’da atılan adımlar bu netliğin yansımasıdır. Unutmayalım ki Türkiye, Suriye’de kendi güvenliğini sağlamakla kalmamış, küresel oyunu bozmuştur. Yetmemiş, 5 milyon kişinin de canını, namusunu kurtarmıştır.

İşte karşımızdaki devletlerin temel dayanakları da bu… Kurudukça sulanan uzadıkça budanan bir ülke konumundan çıkmamız lazım. Kıbrıs’ı verirse, Doğu Akdeniz’den vazgeçersen, Libya’dan çıkarsan, Azerbaycan’a destek vermezsen, Afrika’dan bana ne dersen kimsenin senle sorunu kalmaz.”

Yaycı'nın üzerinde durduğu konulardan biri de Türk Donanması'nın bugünkü gücü ve konumu oldu.

Türk Donanması mücadeleye hazır mı?

Peki çok farklı sıcak bölgelerde bayrak göstermek zorunda kalan Türk Donanması tüm bu gelişmelere karşı koyacak güce sahip mi?

“Türk Deniz Kuvvetleri her zaman hazırdır.” vurgusu yapan Yaycı, Ankara’nın yerli ve milli silah hamlelerinin önemine vurgu yapıyor… Müthiş bir başarı hikayesi yazan SİHA’ların da Deniz Kuvvetleri envanterine kazandırılmasıyla Türkiye’nin çok daha ayrı bir güç elde ettiğinin altını çizen Yaycı, “Coğrafyanın üstünlüğü ilkesi vardır. Ve bu konuda da Türkiye’nin pozisyonu çok güçlüdür.” diyor.

Dönüşümü Deniz Kuvvetleri başlattı

Son yıllarda yerli ve milli savunma sanayii hamlesinin Türkiye için ne denli önemli kazanımları beraberinde getirdiğini biliyoruz. Tümamiral Cihat Yaycı, aslında bu sürecin başlangıcında da alsan payının Türk Deniz Kuvvetleri olduğunu anlatıyor.

MiLGEM projesi’nin 1990’da başladığına işaret eden Yaycı, “Rahmetle anıyoruz projeyi başlatanları ve emeği geçenleri… 1974 sonrasındaki ambargo, denizcilik alanındaki hamlelerimizin fişeği olmuştur. Bakın bir ayrıntıyı atlamayalım; 1950’lerden itibaren Deniz Kuvvetleri dereceye giren öğrencilerini ABD’ye mühendislik okumaya gönderdi. Bugün denizlerimizdeki milli gemilerimizde bu gençlerin izi var.” hatırlatmasında bulunuyor.

Aynı şekilde GENESİS sisteminin de Türk mühendis deniz subaylarının ürünü olduğunu vurgulayan Yaycı, MİLGEM’i dizayn edenlerin, silah sistemlerini yapanların, yazılımları yazanların hep Türk subaylar olduğunu gururla paylaşıyor. Bunun bir milli başarı olduğunun altını çizen Yaycı, Türkiye’nin otomobil yapamazken, Deniz Kuvvetleri’nin öngörüsü sayesinde gemi yapmış bir ülke olmasının dikkate değer bir ayrıntı olduğunu da sözlerine ekledi.

Rum tarafındaki askeri tatbikatlar

Bu noktada akıllara İsrail’in Güney Kıbrıs ile yaptığı askeri tatbikatlar, Fransa’nın Yunanistan’a sattığı uçaklar ve diğer unsurlar geliyor… Cihat Yaycı, Türkiye’ye S-400 bahanesiyle F-35’lerin verilmediği bir ortamda S-300’ler ve S-400’lerin F-35 ile ortak tatbikatta yer almasını da yorumluyor:

“Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin düzenlediği son tatbikatlardan birinde Rus savunma sistemleri ile İsrail’in F-35’i birlikte çalıştı. Öte yandan Girit’teki S-300 sistemlerinin Rusya tarafından modernize edildiğini, S-400’e yakın hale getirildiğini biliyoruz. E burada da ABD’nin savaş uçakları modernize edilmiş S-300’lere karşı bir sürü faaliyet icra etti.

Tüm bunlar bir çifte standarttır. Yunanistan, Rusya’ya karşı hiçbir zaman tavır almamıştır. Mısır, ABD’den İsrail’in ardından en fazla askeri yardım alan devlettir. Bakıyorsunuz diğer tarafta, Ortadoğu’da en fazla Rusya’dan yardım alan ülke hangisi? Yine Mısır. İsrail’in iki stratejik müttefiki var. Biri ABD diğeri Rusya.

Biz SİHA sokamıyoruz bazı yerlere Suriye’de… Peki Şam’ı nasıl bombalıyor İsrail uçakları? Aralarında anlaşma var. Bizim bu reel politiği görmemiz lazım. Amerikancı, Rusçu, Çinci olmak isteyenler var. Bunlar ‘mandacı zihniyet’ ürünüdür. Biz Türkiye’ci, Türk Milletçi, Atatürk Milliyetçi ’si olmalıyız. Menfaatimiz ne ise onunla ilerlememiz lazım.

Dün İsrail ile kötüydünüz bugün iyisiniz, Mısır’a laf ettiniz şimdi görüşüyorsunuz diyenler olacaktır… Evet görüşmek lazım. Keşke daha önce görüşseydik. Türkiye’nin diplomatik alternatiflerini çoğaltması şart. Bunun karşısında olanlar çok açık Türk düşmanıdır.”

Yaycı, özel hayatına dair merak edilenleri de yanıtladı.

Z kuşağı bu milletin ‘zafer’ kuşağıdır

Canlı yayını izleyen binlerce izleyicinin merak ettiklerine de yanıt veren Cihat Yaycı, ‘Gençleri nasıl buluyorsunuz?’ sorusunu da cevapladı:

“Z kuşağına ben Zafer Kuşağı diyorum. Gördüklerim, tanıdıklarım, o kadar müthiş çocuklar ki… Körü körüne bir ideolojileri yok. Her yerden işine geleni alan, benimsediğini kabul eden, benimsemediğini almayan bir nesil. Sorguluyorlar, sloganik konuşanları sevmiyorlar ve karşıdakinin bilgisini test ediyorlar.

Saygı duyacakları insanın da en az kendileri kadar sorgulayan biri olmasını istiyorlar. Eğer öyle değilse o kişiyi siliyorlar. Z kuşağı milletin zafer kuşağıdır.”

Denizcilik sevgisi nasıl başladı?

Programda, denizcilik sevgisinin nasıl başladığını da anlatan Cihat Yaycı, babasının Milas Kaymakamı olduğu dönemde kendisine bir sandal hediye ettiğini, denizle bağının o zamanlar başladığını söyledi.

Denizle bağının balıkla bağını da güçlendirdiğini kaydeden Yaycı, burada ilginç bazı bilgiler verdi:
“Dünyada balık tüketim ortalaması kişi başı 16 kilogram. AB’de bu miktar 25, Japonya’da 60 kg. Türkiye’de ise maalesef 5 kilogram… Dünya’da 16, bizde 5… Üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkeden bahsediyoruz. Balıkçık müthiş bir kazanç kapısıdır, istihdam kaynağıdır. Türkiye’nin denizcileşmesi şart. Ekonomik geliri de sağlar, gıda güvenliği açısından da kritik bir kazanç olur.”

Tek soru tek yanıt

Moderatör Cüneyt Polat, programın son kısmına Yaycı’ya kişisel bazı sorular yönelteceklerini belirtti ve Müstafi Tümamirel’den tek kelimelik yanıtlar vermesini istedi.

Hangi takımlı olduğu sorusuna ‘Fenerbahçe’ diyen Yaycı, Türkiye’de ne sevdiği yerin doğduğu şehir olan Elazığ olduğunu sözlerine ekledi.

Gençlere, İş Bankası Yayınları'ndan çıkmış 'Hobart Paşa'nın Anıları' kitabını okumalarını özellikle öneren Yaycı, son izlediği TV yayınının TRT Haber'in Mavi Vatan Belgeseli olduğunu söyledi.

Türk gençliğine tavsiyeleri sorulan Yaycı, “Türk Milleti ferdi olmaktan gurur duysunlar. İradelerine başkasına teslim etmesinler. Başkası daha zeki diye düşünmesinler. Sıkı çalışsınlar. Yeni ve somut fikir üretsinler, kırıcı olmasınlar.” diyerek sözlerini tamamladı.

Program sırasında Cihat Yaycı’da izleyicilere ‘Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de kıyıdaş olduğu ülkeler hangileridir?’ sorusunu yöneltti ve doğru cevaplayan 20 kişiye “Doğu Akdeniz'in paylaşım mücadelesi ve Türkiye” kitabı hediye edildi.

Müstafi Tümamiral Cihat Yaycı’nın konuk olduğu yayının tamamını izlemek için: