gdh'de ara...

Çanakkale Savaşı'nda yaşanan hazin bir kalpazanlık hikayesi

1. resim

Osmanlı İmparatorluğu 1914 yılında başlayan I. Dünya Savaşı'nda, aynı anda pek çok cephede savaşmıştır. Harbin hemen başında İngilizlerin başını çektiği ve Anzak (Avustralya ve Yeni Zelanda birleşik güçleri) ve Fransız askerinden oluşan İtilaf Devletleri güçleri hızlı bir planlama ile Osmanlı İmparatorluğu'nun Başkenti İstanbul'u işgal etmeyi planlamıştı. Bu plan dâhilinde önce hızlı bir deniz harekâtı ile Çanakkale Boğazı geçilecek, eğer sorun çıkarsa da çıkartma yapılarak Boğaz'ın kontrolü ele geçirilecekti. Bu kapsamda başlayan Boğaz'ı geçme denemesi, 18 Mart 1915 günü Türklerin deniz zaferi ile sonuçlanmış ve itilaf devletleri donanması büyük kayba uğramıştı. Bu yenilgi üzerine başlayan çıkartma harekâtı Türklerin şanlı direnişi ile İtilaf devletlerinin yenilgisiyle sonuçlanmış, bu mağlubiyet Rus İmparatorluğu'nun çöküşünü hazırlayan yolu açmıştır.

Türk tarihinin en büyük destanlarından birinin yaşandığı Çanakkale'de pek çok kahramanlık örneği yaşanmıştır. Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy'un da dediği gibi:

"Âsım’ın nesli… diyordum ya… nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek."

şuuru ile savaşan Türk askeri, canını dişine takmış ve düşmanın Çanakkale'yi geçmesine izin vermemişti. Bu savaşta görev alan pek çok kahraman arasında bir tanesi vardır ki hikâyesi akıl almazdır.
Galatasaray Sultanisi'nde öğrenci olan ve I. Dünya Savaşı'nın başlamasıyla gönüllü olarak askere yazılan Mehmed Muzaffer Bey, 3 aylık eğitimden sonra Mart 1916'da Çanakkale cephesinde görevlendirildi.

Mehmed Muzaffer'in hizmet verdiği alayda kullanılan 2 kamyon ve 2 otomobil için lastik ihtiyacı oldu. Mehmed Muzaffer İstanbullu olduğundan, bu lastikleri tedarik etmesi için başkente yollandı.


İstanbul'a gelen Mehmed Muzaffer, Karaköy'de Yahudi bir tüccarda istediği lastikleri buldu ve 100 liraya anlaştı. Lastiklerin bedelini almak için Harbiye Nezareti'ne giden Mehmed Muzaffer elindeki tahsisat talep yazısını görevli subaya uzattı. Subay, parayı ne için istediğini sordu ve "Araç lastiği alınacak" yanıtını duyunca sinirlenerek:

"Bak oğlum! Ben askerin ayağına postal, sırtına kaput alacak para bulamıyorum, sen otomobil lastiğinden bahsediyorsun. Hadi yürü git insanı günaha sokma. Para mara yok! dedi.
Bu cevabı alınca çok üzülen ve kendisine verilen görevi tamamlamadan geri dönmek istemeyen Mehmed Muzaffer bir çare düşündü ve akıl almaz bir işe girişti. Öncelikle Karaköy'e giderek Yahudi tüccarı buldu, parayı kaime (kağıt para) olarak ödeyeceğini ama parayı akşam alacağını ve malları koyacak yeri olmadığı için malları sabah namazından önce alacağını söyledi. Böylece erken vakitte kalkacak olan Çanakkale gemisine yetişebilecekti. Yalnız bir isteği vardı, Çanakkale'ye gidecek olan gemi sabah çok erken hareket edeceğinden, malları sabah alacakaranlıkta almalıydı. Tüccar, isteğini kabul etti.

I. Dünya Savaşı'nın başlarından itibaren çıkarılan ve karşılıklarının harpten sonra altın olarak ödeneceği yazılan "evrakı nakdiye"nin basımında kullanılan kağıdın aynısını Karaköy'den tedarik eden Mehmed Muzaffer, bütün gece çini mürekkebi ve boya ile 100 kaimeyi aynıyla taklit etti.


Kahraman asker, "Bedeli Dersaadet’te altın olarak tesviye olunacaktır" ibaresi yerine, "Bedeli Çanakkale'de altın olarak tesviye olunacaktır" yazdı. Mehmed Muzaffer, "yüzlük kaime"yi tüccara verdi ve lastikler, Sirkeci'den Çanakkale'ye gidecek gemiye yüklendi. Birkaç gün sonra Yahudi tüccar elindeki parayı bozdurmak üzere Osmanlı Bankası'na gitti ve paranın sahte olduğunu burada öğrendi. Üstelik ekindeki para, o dönemdeki en büyük kağıt para olan ellilik kaime idi. Mehmet Muzaffer, bir gecede iki sahte para yapamayacağı için 50 kaimeye benzeterek yüzlük kaime yapmıştı.

Yahudi tüccar olayı büyütmedi, buna rağmen bu kalpazanlık hikâyesi tüm İstanbul’a yayıldı. Şehzade Abdülhalim Efendi, karşılığını vererek tüccardan parayı aldı: zarif sedef kakmalı, içi kadife bir mücevher çekmecesine yerleştirdi ve İstanbul Polis Okulu’ndaki Emniyet Müzesi'ne hediye etti.

1970’e kadar burada sergilenen "evrakı nakdiye" hâlen Ankara Gölbaşı’ndaki Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlüğü bünyesindeki Belge İnceleme Laboratuvarında koruma altında tutulmaktadır.

Peki sizce bu kahraman askere ne olmuştur?

Mehmed Muzaffer, Çanakkale Zaferi sonrasında Sina Cephesi'ne yollanır. 1917 yılının Nisan ayında yaralanır ve devamında üsteğmenliğe yükseltilir. İyileşince birliğine geri dönen Mehmed Muzaffer 6 Aralık 1917 günü Gazze'de İngilizlerle yaşanan çatışmalarda şehid düşer. Grafik ya da görsel sanatlar eğitimi olmayan, tasarım ya da yazılım desteği almayan bu kahraman asker, sadece vatan sevdası ile Türk tarihine yazılmış en ilginç hikayelerden birisine imza atmıştır.