gdh'de ara...

NATO'nun 30 Ağustos çelişkisi

1. resim

Türkiye bu sene 30 Ağustos 1922 tarihinde Yunan ordusuna karşı kazandığı büyük zaferin 100.yıldönümünü kutluyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığına giden yolu açan bu büyük zaferle alakalı dünyanın pek çok ülkesi ile birlikte uluslararası kurumlar da kutlama mesajları yayınladılar. Bu kurumların arasında Türkiye’nin 70 yıldır üye olduğu NATO da bulunuyor. NATO yayınladığı mesajda “ZAFER BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN / HAPPY VICTORY DAY. Today is the 100th Anniversary of Turkish Independence. We join our Turkish allies across NATO&beyond in celebration of their victory and Turkish Armed Forces Day.” demişti.

Bu mesajın yayınlanmasından hemen sonra Avrupa’nın şımarık çocuğu olarak kabul edilen Yunanistan’dan NATO’ya büyük tepki geldi ve NATO yayınlamış olduğu bu mesajı sildi. Kathimerini gazetesinde yayınlanan bir habere göre Yunanistan Dışişleri Bakanlığı, NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg'e resmi şikayette bulunduğu yazıldı. Bakanlık yaptığı açıklamada, NATO’nun mesajının “kabul edilemez bir adım” olduğunu söyledi.

Yunan ordusunun da NATO’ya bağlı Avrupa Müttefik Kuvvetleri Yüksek Karargahı’na şikayette bulunacağı bildirildi.

Yunanistan’ın baskısı sonucunda yapılan bu uygulama Türkiye’de büyük tepki gördü. Aslında asıl dikkat çekilmesi gereken konu şuydu:

NATO, üye ülkelerin ulusal bayramlarında düzenli olarak kutlama mesajları yayınlıyordu ve aynı NATO 25 Mart günü Yunanistan Bağımsızlık Günü’nü kutlamıştı. Peki bu gün Yunanistan bağımsızlığını kimden almıştı? Osmanlı İmparatorluğu!

Yunanistan Türklerden savaş yolu ile bağımsızlığını alıyor ve NATO bunu kutluyordu. Halbuki Türkler de Yunanistan’dan savaş yolu ile bağımsızlığını alınca NATO bunu kutluyor ama devamında Yunanların şımarıklığı yüzünden paylaşımı siliyordu. Böylece Avrupa’nın ikiyüzlülüğü bir kez daha tescillenmiş oluyordu.

Peki Yunanistan bağımsızlığını bizden alırken savaşı kurallarına göre mi yapmıştı? Ne yazık ki hayır. 1821 yılında başlayan Yunan isyanı bağımsızlık ile sonuçlanana kadar devam eden süreçte yüzbinlerce Türk ve Müslüman’ın katledildiği bir soykırımla birlikte gerçekleşmişti.

Tarihimize MORA SOYKIRIMI olarak giren korkunç hadise nasıl yaşanmış bir kez daha okuyalım.

Günümüzde Yunanistan’ın güney bölgesini oluşturan Mora Yarımadası, Fatih Sultan Mehmet tarafından 1460 yılında Türk topraklarına katılmıştır. Batılı devletlerin kışkırtmasıyla başlayan Rum isyanları dönem dönem huzuru bozsa da Mora bölgesi genel itibarıyla Türklerin ve Rumların birarada yaşadığı, hakim taraf olan Osmanlı yönetiminin hiç kimsenin dini inancına karışmadığı bir alandı.

II.Mahmud döneminde Osmanlı İmparatorluğu’nun gitgide zayıfladığını gören Batılı Devletler hem Osmanlı’yı parçalamak hem de kendileri ile Türkler arasında tampon bir devlet oluşturmak maksadıyla imparatorluk bünyesinde yaşayan Rumları isyana teşvik ettiler. 1821 yılında başlayan isyana yerli Rumlar ile birlikte dünyadaki farklı ülkelerden gelen Türk düşmanları da gönüllü olarak katılmıştı.

Dönem dönem harlanan isyan sürecinin sonunda Yunanistan, Batılı devletlerin baskıları neticesinde bağımsızlığını kazandı fakat bunun maliyeti bölgede yaşayan Müslüman Türk nüfus için korkunç oldu.

Pek çok tarihçi ve konunun uzmanı tarafından “Mora Türk Soykırımı” olarak tanımlanan hadiselerin sonunda yarımadada bir tane bile Türk kalmadı, on binlerce Müslüman vahşice katledildi, meydanlarda diri diri yakıldı. Günümüzde kendisini demokrasinin, insan haklarının ve medeniyetin beşiği olarak gören Yunanistan’ın tarihine bu hadise utanç verici bir olay olarak kayda geçti.

Gelin, yaşananlara daha derinden bakalım:

Mora’da isyan Rumların Kalavrita Kalesi’nde isyan bayrağı açmasıyla başladı. Kaledeki Türkler, Rumların kendilerine dokunulmayacağı yönündeki sözlerine inanarak teslim oldular fakat 200’den fazla Türk bu teslim sonrasında hemen katledildi. Kalamata kasabasında teslim olan Türklerin de akibeti farklı olmadı. Onların katlinden sonra papazlar ayin ile kutlamalar yaptı ve isyancı katilleri kutsadı.

İsyan, civardaki bütün Osmanlı kalelerine sıçradı. Teslim olan Atina’da 400 Müslüman Türk, sokaklarda parçalanarak katledildi. Erkek nüfus katledilirken Müslüman kadınlar ise köleleştirildi. 22 Nisan tarihinde kutlanan Paskalya Yortusu’na kadar geçen sürede 15 bin Müslüman Türk katledilirken bu katliamdan bölgede yaşayan Yahudiler de nasibini almıştı. Navarin’de hiçbir Türk sağ bırakılmamış, çocuklar denize atılarak boğulmuştu.

Kontrol altına alınamayan isyan yüzünden binlerce Türk, bölgenin merkezi olan Tripoliçe Kalesi’ne sığınmak zorunda kalmıştı. Rumlar tarafından 5 ay süre ile kuşatılan kalenin kapıları bir ihanet ile 10 Ekim 1821 günü açıldı ve asıl korkunç katliam işte o zaman başladı. Walter Alison Phillips, Yunan bağımsızlık hareketini anlatan “War of Greek Independence” isimli eserinde kalede yaşananları şöyle anlatıyor:

“Perişan Türk halkı, üç gün süreyle vahşi haydutların hırs ve zulmüne maruz bırakıldı. Yaşına ve cinsiyetine bakılmadan hepsi katledildi. Öldürülmeden önce kadın ve çocuklara işkence yapılmıştı. Katliam o kadar mahşeriydi ki, çete lideri Kolokotronis’in kendi anlatımına göre, kasabaya girdiğinde, hisar kapısından itibaren atının nalları toprağa değmedi. Onun zafer yolu, halı gibi insan cesetleriyle kaplanmıştı. İki günün sonunda, sağ kalabilen feci haldeki 2 bin kadar her yaş ve cinsiyetten Müslüman, bilhassa kadın ve çocuklar merhametsizce toplanıp, yakındaki bir dağdan uçuruma yuvarlandı ve orada sığır gibi parçalandılar.”

İsyan geçici olarak bastırılsa da bedeli Müslüman Türkler için çok ağır ve acı oldu. Yüzlerce yıldır burada yaşayan ve bölgeyi vatan bilen Türklerin artık kökleri kazınmıştı. Rumlar yaşayanları öldürmekle yetinmemiş, mezardaki ölüleri bile çıkartmış ve kemiklerini yakmıştı. Hayatları boyunca Türkler hakkında hep ön yargılı davranan Batılı tarihçiler bile konu Mora soykırımı olduğunda hakikati itiraf etmek zorunda kaldılar.

Ünlü İngiliz tarihçi William St. Clair, “That Greece Might Still be Free” isimli kitabında dehşeti şöyle anlatıyor: “20 bini aşkın Türk erkek, kadın ve çocuk, birkaç hafta süren boğazlamalar sırasında Yunan komşuları tarafından katledildiler. Onlar kasten ve vicdan azabı duyulmadan öldürüldüler. Çiftliklerde veya tecrit edilmiş toplumlar halinde yaşayan Türk aileler, kısa bir sürede öldürüldüler; yakılan evleri, cesetlerinin üzerine yıkıldı. Olaylar başlayınca evlerini bırakarak en yakındaki kente sığınmaya çalışanlar da Yunan güruh tarafından yollarda öldürüldüler. Küçük kentlerde, Türkler, evlerine kapanarak kendilerini korumaya çalışıyorlar, ama pek azı kurtulabildi. Bazı yerlerde açlığa dayanamayarak, hayatlarının bağışlanacağına dair onlara söz veren asilere teslim oldular, ama yine de öldürüldüler.

Ele geçirilen Türk erkekler derhal öldürülüyor, kadınlarla çocuklar köle olarak asilere dağıtılıyor, ama daha sonra onlar da öldürülüyorlardı. Mora’nın her yanında, sopa, orak ve tüfeklerle silahlı Yunan asiler, çevreyi dolaşarak öldürüyor, yağmalıyor ve ateşe veriyorlardı. Çoğu kez Ortodoks papazlar, onlara önderlik ediyor ve bu sözde ‘kutsal’ eylemlerinde onları kışkırtıyorlardı. Yunanlılar arasındaki bu ‘vahşice öç alma iştiyakı, çok geçmeden katletme zevkine’ dönüştü. Yunanistan Türkleri 1821 yılı baharında dünyanın geri kalanının kaydına girmeden ve yas tutulmaksızın ortadan kayboldular”.

Dünyaya “medeniyetin beşiği” olarak lanse edilen Yunanistan’ın sahip olduğu bu korkunç mazi, dünya tarihine geçmiş en acı kara lekelerden biridir.