Arab Center DC: İran, bölge ülkelerini hedef alarak neyi hedefliyor?
İran, bölge ülkelerini hedef alarak neyi hedefliyor? Bölge ülkeleri savrulan bir İran ile yayılmacı bir İsrail arasında nasıl strateji izleyecek?
0:00
--:--
Son Güncelleme: 02.03.2026 - 05:18
ABD merkezli düşünce kuruluşlarından Arab Center DC'de, İsra-ABD ve İran arasında başlayan savaşta İran'ın stratejisinin ve bu stratejinin bölgeye olası etkilerinin değerlendirildiği bir analiz yayınlandı.
ABD'nin hala müzakere imkanı varken İran'a saldırarak diplmatik güvenilirliğini yitirdiğine dikkat çekilen analizde, İran’ın ise hafta sonu boyunca çevre ülkelere yaptığı saldırılarla, tüm Ortadoğu'yu içerisine alabilecek büyük bir risk yarattığı ve yalnızlaştığı tespiti yapıldı.
Analizde ayrıca; bölge ülkelerinin savrulan bir İran ile yayılmacı bir İsrail arasında nasıl strateji izleyebileceğine dair değerlendirmelere yer verildi.
İşte Arab Center DC'de yayınlanan analiz:
Hamaney'in ardından İran'ın en etkili isimlerinden birisi olan İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Ali Laricani’nin yaptığı açıklama, Tahran’ın planları hakkında önemli mesajlar verdi.
Laricani, bölge ülkelerine hitaben İran’ın onlara saldırma niyetinde olmadığını, ancak bu ülkelerindeki üslerin İran’a karşı kullanılıldığı için hedef olduğunu belirtti.
Bu ifade iki ihtimali akla getirdi. Ya İran yönetimi, bölgedeki ülkeleri bu şekilde sıkıştırarak savaşın sonlanması için ABD ve İsrail'e baskı yapmak istiyor ya da kime ve neye karşılık verdiğini ayırt edemeyecek ölçüde stratejik bir savrulma yaşıyor.
Diplomasinin çöküşü ve savaş
İran’ın hafta sonu İsrail ve ABD saldırılarına verdiği karşılık tüm Ortadoğu'yu içerisine alabilecek büyük bir risk yarattı.
Daha çarpıcı olan ise Tahran adına müzakere yürüten ve son ana kadar diplomatik çözüm arayan Umman’ın hedef alınması oldu. Umman’da ABD üssü bulunmamasına rağmen gerçekleştirilen saldırılar, yalnızca askeri değil diplomatik bir eşiğin de aşıldığını gösterdi.
Bu durum, arabuluculuk mekanizmalarının ve diplomatik süreçlerin de küresel ölçekte zayıfladığını ortaya koydu.
Geçtiğimiz yaz Katar’a yönelik İsrail saldırısı nasıl Doha’nın Gazze müzakerelerindeki rolünü hedef aldıysa, bugün Umman’a yönelen İran saldırısı da benzer biçimde diplomasiyi cezalandıran bir refleks niteliği taşıdı ve bu, bölgesel kriz yönetimi açısından son derece tehlikeli bir emsal oluşturdu.
Suudi Arabistan ve Pekin bildirgesi
Suudi Arabistan’ın 2023 Pekin Bildirgesi’ne sadık kalarak topraklarının ve hava sahasının İran’a karşı kullanılmasına izin vermemesi, Riyad’ın gerilimi tırmandırmama yönündeki bilinçli tercihini gösteriyor.
Buna rağmen İran’ın Suudi Arabistan'a karşı da tehditkar tutumu, Riyad’da sabır sınırlarının zorlandığını gösteriyor.
Nitekim; savaşın ikinci gününde Suudi Dışişleri Bakanlığı’nın, halkını korumak için her türlü tedbire başvurulabileceğini açıklaması, Körfez başkentlerinde yankı bulan yeni bir güvenlik paradigmasının ortaya çıkmaya başladığını gösterdi.
Zira bu saldırıların ardından; Körfez ülkeleri için artık mesele yalnızca İran-ABD gerilimi değil, doğrudan kendi ulusal güvenlikleri.
Stratejik yalnızlaşma
Tahran’ın Körfez ülkelerine yönelik ayrım gözetmeyen saldırıları, kritik bir dönemde İran’ı daha da yalnızlaştırdı ve belki de daha da kötüsü, İran’ı bölgenin başlıca tehdit kaynağı olarak gören çevrelerin tezlerini güçlendirdi.
Bölgesel dengeler açısından bakıldığında bu, İran’ın kendi kalesine attığı bir gol niteliğinde düşünülebilir. Çünkü kriz anlarında ülkeler ya ittifaklarını derinleştirir ya da yalnızlaşır. Tahran’ın son hamleleri ikinci ihtimali güçlendiriyor.
ABD’nin, Umman’daki müzakerelerden umut varken İran’ı hedef almasının yanlışlığı ne kadar ortadaysa, İran'ın bu stratejisi de o kadar yanlış bir adım olarak kayıtlara geçti.
İsrail meselesi ise daha karmaşık.
Mevcut İsrail hükümetinin kendi iç siyasi ajandası olduğu ve bölgesel gerilimi tırmandırmaktan çekinmediği biliniyor. Netanyahu’nun geçmişte defalarca iç siyasi krizlerden dış gerilimler yoluyla çıkış yolu bulduğu da hafızalarda.
Bu tablo, Körfez ülkeleri açısından iki yönlü bir risk anlamına geliyor. Bir yanda İran’ın öngörülemez tepkileri, diğer yanda İsrail’in kontrolsüz yayılmacılık politikaları.
Sonuç: Ayrım yapamayan güç kaybeder
Bugün gelinen noktada temel mesele şu.
ABD diplomasi konusunda güvenirliğini kaybederken, İran ise dost ile düşmanı ayırt edemediği sürece stratejik alan kaybetmeye devam edecek.
Görüldüğü üzere bölgesel yangını büyütmek, Tahran’a taktik tatmin sağlayabilir, ancak stratejik kazanç üretmiyor. Hatta aksine, Körfez’de oluşan güvenlik konsolidasyonunu hızlandırıyor ve İran’ı daha dar bir manevra alanına hapsediyor.
Ortadoğu’da güç yalnızca füze menziliyle ölçülmez; meşruiyet, diplomasi ve ittifak yönetimi en az askeri kapasite kadar belirleyicidir ve şimdi, İran başta olmak üzere bölgedeki tüm ülkeler önündeki bu sınavla karşı karşıya.
Kaynak:
GDH Haber
GDH Digital Telegram kanalına abone olabilirsiniz.
İLGİLİ HABERLER
The Conversation: Dünyada yeni bir emperyal çağ mı başlıyor?
The Hill: Asya'daki “güç oyunu” nasıl şekillenecek?
ABD istihbaratı: İran, Hürmüz Boğazı kozunu bırakmayacak
Trump yönetimi, 2027 bütçesinde savunma için 1,5 trilyon dolar talep etti
ABD, İran’ın BM temsilci yardımcısını sınır dışı etti
ABD’nin İran operasyonunda hava aracı kayıpları 2 milyar doları aştı
DİĞER HABERLER
National Security Journal: ABD'nin İran savaşı ile asıl hedefi Rusya ve Çin mi?
Middle East Monitor: Ortadoğu’da sıfır toplamlı savaşın kilidi nasıl açılacak?
Foreign Affairs: ABD, Rusya gibi çamura mı saplanacak?
National Security Journal: Önce ABD mi yoksa İran mı vazgeçecek?
The National Interest: İran savaşı Arap dünyasını nasıl değiştirecek?
The Hill: ABD ve İsrail, İran'a nasıl boyun eğdirecek?
Newsweek: Trump İran savaşından bir çıkış yolu bulmak zorunda
TIME: Çin neden İran'a savaş sırasında destek vermedi?
The New Arab: İsrail'in Güney Lübnan'ı 'Gazzeleştirme' planı
Brussels Signal: Batı'nın yeni müttefiklik sınavı İran!


