Responsible Statecraft: İsrail'in teoloji üzerinden işgal inşaası
İsrail, teolojik iddialar ve ABD ile stratejik işbirliği ile nasıl bir anlatı inşaa ediyor? İşte İsrail'in teoloji üzerinden işgal inşaasının arka planı.
0:00
--:--
Son Güncelleme: 27.02.2026 - 02:18
ABD merkezli yayın organlarından Responsible Statecraft'da, özellikle ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee'nın son yaptığı açıklamalar ışığında İsrail ve ABD'nin saldırgan stratejisinin arka planının değerlendirildiği bir analiz yayınlandı.
ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee'nin geçtiğimiz günlerde verdiği bir röportajda ortaya attığı teoloji temelindeki toprak iddialarının, Filistinlileri yok sayan ve tarihi çarpıtan sözlerinin İsrail ve ABD'nin asıl niyetini ortaya koyduğu belirtilen analizde, uluslararası anlaşmaların da asla tanınmayarak yeni bir anlatı yaratmaya çalıştığı belirtildi.
Analizde ayrıca, Huckabee'nin Ortadoğu'daki İsrail'in genişlemesinin meşru olduğu iddialarına ve ABD'nin bu açıklamayı nasıl bir strateji olarak kabul ettiğine dair değerlendirmelere yer verildi.
İşte Responsible Statecraft'da yayınlanan analiz:
Tucker Carlson’ın ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee ile yaptığı son röportaj, basit bir politika ayrılığının ötesine geçti.
Ortaya çıkan tablo, yalnızca tarihsel gerçeklerin tartışmalı biçimde sunulması değil; İsrail’in Ortadoğu’daki konumuna ve Washington’ın bu konumu nasıl mümkün kıldığına dair daha derin bir vizyonu işaret ediyor.
Röportaj boyunca dikkat çeken husus, tarihsel ve hukuki karmaşıklıklar gündeme geldiğinde Huckabee’nin belirsizlik sergilemesi; İsrail hükümetinin yerleşik tezlerini tekrar ederken ise mutlak bir özgüvenle konuşmasıydı. Anlatıyı zorlayan ayrıntılar muğlaklaştırılırken, siyasal pozisyon net kaldı.
Demografi ve tarih üzerinden anlatı inşası
Huckabee’nin “Kutsal Topraklar”daki Hristiyanların “refah içinde olduğu” iddiası bu çerçevede ele alınmalı. 1948’de İsrail’de 34 bin Hristiyan bulunduğunu, bugün ise sayının 184 bine çıktığını söyleyerek artışa işaret etti. Ancak sayıların bağlamdan koparılması ciddi bir tarihsel kırılmayı görünmez kılıyor.
1946’da Birleşmiş Milletler verilerine göre Filistin’de yaklaşık 145 bin Hristiyan yaşıyor ve bu, toplam nüfusun yüzde sekizine tekabül ediyordu. 1948 Nakba’sı sırasında yaklaşık 90 bin Hristiyan da dâhil olmak üzere yüz binlerce Filistinli yerinden edildi. 1948 sınırları içinde evinde kalabilen Hristiyan sayısı yaklaşık 39 bindi.
Kudüs’ün demografik seyri daha da çarpıcıdır. 1946’da nüfusun yaklaşık yüzde 20’si Hristiyan iken, 2006 itibarıyla bu oran yüzde 2’ye kadar geriledi.
Bu tabloyu “refah” olarak nitelendirmek, İsrail’in açık biçimde Yahudi ulusal kimliği üzerine inşa edilen yapısında Filistinli Hristiyanların giderek kırılganlaşan konumunu perdelemektedir.
Tarihsel dönüm noktalarının yeniden yazımı
Huckabee’nin 1917 Balfour Deklarasyonu sırasında Filistin’in İngiliz kontrolünde olduğu yönündeki iddiası tarihsel olarak hatalıdır. Deklarasyon, manda sisteminden önce yayımlanmış bir emperyal taahhüttü ve uluslararası hukuk açısından bağlayıcı değildi.
1956 Süveyş Krizi’nde Arapların savaşı başlattığı iması da tarihsel kayıtla örtüşmez. İsrail, İngiltere ve Fransa koordineli biçimde Mısır’a saldırmış; dönemin ABD Başkanı Eisenhower müdahaleye karşı çıkarak geri çekilmelerini sağlamıştı. 1982’de Lübnan işgali sırasında ise Başkan Reagan, İsrail Başbakanı Begin ile yaptığı görüşmede “holokost” ifadesini kullanarak Washington–Tel Aviv ilişkilerinin tehlikeye girdiğini vurgulamıştı.
Bu örnekler marjinal ayrıntılar değil, Amerikan dış politikasının kırılma anlarıdır. Yanlış sunumları yalnızca tarihi değil, siyasal hafızayı da dönüştürür.
Gazze ve savaşın ölçüsü
Huckabee’nin Gazze Sağlık Bakanlığı verilerini seçici biçimde kullanarak sivil kayıpların “modern şehir savaşlarının en düşüğü” olduğunu iddia etmesi de benzer bir çerçeveye oturuyor. Oysa ölçülebilir veriler farklı bir tablo sunuyor.
Geçtiğimiz yılın başı itibarıyla İsrail’in Gazze’ye kilometrekare başına yaklaşık 275 ton patlayıcı bıraktığı belirtiliyor. ABD’nin Vietnam’da kullandığı yoğunluk ise kilometrekare başına yaklaşık 15 tondu. Gazze’deki yoğunluk Vietnam’ın 18 katına ulaştı.
Bağımsız gözlem kuruluşu Airwars, İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarının ilk 25 gününde, 2017’de ABD öncülüğündeki Irak operasyonunun en ölümcül ayına kıyasla yaklaşık dört kat fazla sivilin hayatını kaybettiğini raporladı. Bu tablo karşısında, İsrail ordusunun ABD ordusundan daha “itidalli” olduğu iddiası istatistiksel değil, siyasi bir argümana dönüşüyor.
Teolojik referans ve siyasal hedef
Röportajın en dikkat çekici anı, Huckabee’nin İsrail’in mevcut sınırlarının ötesine uzanan bir egemenlik ima edilmesi halinde “hepsini almaları sorun olmaz” ifadesini kullanmasıydı. Bu cümle, bir anlık dil sürçmesi değil; bir dünya görüşünün özeti niteliğinde.
Bu yaklaşımın temelinde Hristiyan Siyonizmi yer alıyor: İsrail’in meşruiyetini müzakere edilmiş egemenlikten ya da çağdaş hukuk normlarından değil, Tevrat’taki ahit anlayışından türeten bir perspektif. Bazı yorumlara göre bu coğrafi tahayyül Nil’den Fırat’a uzanıyor ve Lübnan, Suriye, Ürdün, Mısır, Irak ve Suudi Arabistan topraklarını kapsayabilecek genişlikte ele alınıyor.
Bu artık marjinal bir teoloji değil; siyasal güçle kesişen bir ideolojik hat. Netanyahu’nun ailesinin Avrupa kökeni ve Birinci Siyonist Kongre’nin 1897’de Almanca yapılmış olması, hareketin tarihsel bağlamını hatırlatan sembolik ayrıntılar.
Filistinlilerin görünmezleştirilmesi
Siyonizm, birçok yerleşimci-ulusal hareket gibi, mitik bir medeniyet bağına dayanarak dönüş ve yerleşimi meşrulaştırdı. Ancak Filistin boş değildi. Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam’ı benimsemiş Sami halklar binlerce yıl boyunca bu topraklarda varlık gösterdi.
Huckabee’nin çerçevesinde Filistinliler neredeyse görünmezdir; kadim bir vaat karşısında engel olarak konumlandırılırlar. Oysa hem Hristiyan hem Müslüman Filistinliler tarihsel sürekliliğin taşıyıcılarıdır ve teolojik soyutlamalarla silinemezler.
Kutsal metinlerin çağdaş bir tapu sicili gibi kullanılması, siyaseti teolojiye indirger. İbrahimî gelenek içinde dahi soy ve miras tartışmalıdır. Egemenliği kutsal soy üzerinden temellendirmek, kaçınılmaz biçimde rekabetçi iddiaları ve çatışmayı üretir.
“Büyük İsrail” tahayyülü milyonlarca insanın yerinden edilmesini ima eder. Böyle bir sarsıntı yalnızca Ortadoğu’yu değil, Avrupa’yı ve küresel sistemi de istikrarsızlaştırır. Güvenlik değil, zincirleme güvensizlik üretir.
Washington’ın pozisyonu ve stratejik hesap
Huckabee özel bir vaiz değil, ABD’nin resmi temsilcisidir. Arap ve Müslüman ülkeler açıklamalara itiraz etmiş; Washington ise sözlerin “bağlamından koparıldığını” belirtmekle yetinmiştir. Açık bir tekzip gelmemesi, meselenin kişisel görüş mü yoksa stratejik yönelim mi olduğu sorusunu gündeme taşıyor.
Netanyahu hükümeti ile Trump dönemi Evanjelik siyasetinin kesişimi, bölgesel denklemi değiştirdi. İncil referanslı hak iddiaları artık yalnızca dini söylem değil; stratejik doktrinle iç içe geçen bir çerçeve sunuyor.
Bu bağlamda İran’la muhtemel çatışma da yeniden anlam kazanıyor. İran, İsrail’in bölgesel askeri üstünlüğüne karşı en önemli denge unsuru olarak görülüyor. Bu denge ortadan kalkarsa güç dağılımı köklü biçimde değişir.
1991 Körfez Savaşı sonrasında Madrid Konferansı ve Oslo süreci nasıl yeni bir çerçeve yarattıysa, bugün de daha kapsamlı bir bölgesel yeniden düzenleme arayışından söz ediliyor. Abraham Anlaşmaları ile diplomatik normalleşme hedeflenmişti; şimdi ise bunun daha zorlayıcı araçlarla ilerletilmesi ihtimali tartışılıyor.
Sonuç: Teoloji mi strateji mi?
Netanyahu’nun “Ortadoğu’yu değiştiriyoruz” söylemi retorik değil, stratejik bir işarettir. Huckabee röportajı da bir diplomatın kişisel inanç beyanından ibaret değildir; bölgesel bir projenin ipuçlarını barındırır.
Eğer genişleme kader olarak sunuluyor, bölgesel savaş bir ön aşama gibi kurgulanıyor ve bu vizyon süper güç desteğiyle birleşiyorsa, mesele artık yalnızca Filistin değil, bölgesel ve küresel düzenin geleceğidir.
Kaynak:
Middle East EyeİLGİLİ HABERLER
The Conversation: Dünyada yeni bir emperyal çağ mı başlıyor?
The Hill: Asya'daki “güç oyunu” nasıl şekillenecek?
Nükleer müzakerelerde Viyana kararı: İran stokları ülke dışına çıkarmayı reddetti
Hindistan Başbakanı Modi İsrail Cumhurbaşkanı Herzog ile görüştü
Al Jazeera: İran ordusu ABD-İsrail savaşına hazır mı?
Netanyahu'dan skandal çıkışı: Osmanlı işgali altındaydık!
DİĞER HABERLER
Al Jazeera: İran ordusu ABD-İsrail savaşına hazır mı?
Newsweek: ABD Venezula'daki başarısını İran'da neden tekrarlayamaz?
Yeni dünya düzeninde “Avrupa yapısı” yok mu olacak?
Hudson Institute: Trump'ın “güç yoluyla barış” stratejisi İran'da neden çöktü?
The Realist Review: ABD'nin İran saldırısı neden kaçınılmaz?
Middle East Monitor: İsrail Türkiye'yi neden tehlike olarak görüyor?
Foreign Affairs: Trump ABD'nin gücünü nasıl otokrasiye dönüştürüyor?
Arab News: Türkiye'nin Afrika politikasında sert ve yumuşak güç
Middle East Eye: ABD'nin Ortadoğu'daki askeri varlığı ve transferler
The New Arab: Oslo'dan günümüze İsrail Batı Şeria'daki ilhakı


