gdh'de ara...

Türkiye’nin ŞİÖ seçeneği

1. resim

Türkiye, çok yönlülüğü esas alan barışçıl diplomasi anlayışıyla Doğu-Batı etkileşiminin kilit aktörlerinden biri haline gelmekte.

15-16 Eylül 2022 tarihlerinde Özbekistan’ın tarihi ticaret, kültür ve medeniyet kenti olan Semerkant’ta düzenlenen ŞİÖ Devlet Başkanları Zirvesi, uluslararası toplumun dikkatini çeken önemli bir gelişme olmuştur. Zirvede kırk belge imzalanmış ve üye devletler, bloklaşmaya karşı olduklarını duvarlar değil; işbirliği köprüleri inşa etmek istediklerini yüksek sesle dile getirmişlerdir.

Bu bağlamda zirve vesilesiyle Çin, Kırgızistan ve Özbekistan arasında imzalanan ve Kırgızistan’ın demiryollarını geliştirmeyi öngören anlaşma, en temelde Orta Asya’nın Hazar üzerinden Kafkasya’ya bağlanmasına ve buradan da Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaşacak rotanın; yani Orta Koridor’un geliştirilmesine yönelik mühim bir adım olmuştur. 

Kuşkusuz bu işbirliği süreçleri, çok kutuplu dünyayı temsil eden ŞİÖ’nün çok kutupluluk anlayışının işbirliği eksenli bir yaklaşım üzerinden şekillendiğini ortaya koyması bakımından son derece değerli. Yani yükselen Asya, Batı’yla çatışmayı değil; işbirliğini istemekte ve Orta Koridor, bu anlamda bir barış köprüsü haline gelmektedir.

Hiç şüphe yok ki; Orta Koridor’un öneminin arttığı ve ŞİÖ üyelerinin buna yönelik yatırımlar yaptığı bir dönemde Türkiye’nin öneminin yok sayılması mümkün değildir. Nitekim Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da ŞİÖ Zirvesi’nin onur konukları arasında yer almıştır. 17 Eylül 2022 tarihinde zirveden dönerken yaptığı konuşma esnasında Erdoğan’ın gazetecilere ŞİÖ’ye ilişkin tam üyelik hedefinden bahsetmesi ise oldukça anlamlı. 

Bilindiği gibi Türkiye, 2012 yılından beri ŞİÖ’nün diyalog ortaklarından biri. Zaman zaman Türkiye’nin dış politikada seçeneksiz olmadığını vurgulanması için ŞİÖ üyeliğinden bahsedildiği de görülmekte. Fakat Erdoğan’ın son açıklamaları, Orta Koridor’un artan önemiyle birlikte düşünüldüğünde, Türkiye’nin ŞİÖ seçeneği üzerine daha fazla yoğunlaşacağını öngörmek mümkün. Zira bu açıklamalar bir blöf değil; bilakis Türkiye’nin uluslararası politikada üstlendiği ve pekiştirmeye çalıştığı saygın rolü yansıtmakta. Ne demek istiyoruz?

Hatırlanacağı üzere Türkiye, 16 Kasım 2001 tarihinde Rusya’yla Avrasya’da İşbirliği Eylem Planı’nı imzalamıştır. Dolayısıyla söz konusu tarihten beri çok kutuplu dünyayı savunduğunu yüksek sesle dile getirmekte. Özellikle de 15 Temmuz 2016 tarihli hain darbe girişimi sonrasında, Türkiye’yi içeriden sabote eden; yani devlet içine sızmış çetelerin tasfiye edilmesiyle birlikte Ankara’nın çok kutupluluk arayışları daha da belirginleşmiştir. 

En temelde Türk dış politikası, güç merkezleri arasındaki dengeyi gözeten çok yönlü ve çok boyutlu ilişkiler geliştirmeyi öngören bir yaklaşım üzerinden şekillenmekte. Bu yaklaşım Türkiye’yi “Tahıl Koridoru” örneğinden görüldüğü üzere, bir yandan Batı nezdinde gıda başta olmak üzere çeşitli krizlerin çözüme kavuşturulması noktasında önemli kılarken; diğer yandan da Batı’yla ilişki kurabilmesini ve dolayısıyla müzakere kapılarının açık kalması hasebiyle Rusya nezdinde mühim bir aktör haline getirmektedir. Benzer bir şekilde Türkiye, Çin’in Kuşak-Yol Projesi’nin de Orta Koridor’unda yer almakta ve küresel işbirliklerinin kilit güzergahlarından biri olarak ön plana çıkmaktadır.

Anlaşılacağı üzere Türkiye, Doğu ile Batı arasındaki güç mücadelesinin ve nüfuz rekabetinin bir parçası olmaktan ziyade; Asya ile Avrupa arasındaki işbirliği süreçlerinin yapıcı aktörü konumundadır. Kuşkusuz Türkiye’nin jeopolitik konumu da tarihi deneyimleri de mevcut kadroları da bu barış köprülerini kuran aktör rolünü oynaması için son derece uygun. Bu nedenle de Erdoğan’ın ŞİÖ Zirvesi’ne onur konuğu olarak davet edilmesi göz ardı edilemeyecek bir gelişme. 

Diğer taraftan vurgulamak gerekir ki; Erdoğan’ın Semerkant Zirvesi’ne davet edilmesi, yükselen Asya’nın ve dolayısıyla Avrasyalı güçlerin Türkiye’nin sözüne güvenilir ve çok yönlülüğü esas alan tutarlı dış politika anlayışının bölgeden gördüğü takdiri yansıtmakta.

Tüm bu nedenlerden ötürü Erdoğan’ın Türkiye açısından ŞİÖ’nün bir seçenek olduğunu açıkça belirtmesi, Ankara’nın orta ve uzun vadede uluslararası politikada üstleneceği role dair mühim ipuçlarını barındırmakta.

Öyle görünüyor ki; Türkiye, ŞİÖ içerisinde şimdilik diyalog ortağı, orta vadede gözlemci üye ve uzun vadede de tam üye sıfatıyla özellikle de Orta Koridor’un artan önemi bağlamında Doğu-Batı etkileşiminin kilit aktörlerinden biri haline gelecek. 

Bunu açmak gerekirse, her şeyden önce Türkiye’nin bir NATO üyesi olduğunu hatırlamakta yarar var. Aynı zamanda Ankara, AB üyeliği noktasında da geleneksel politikasını sürdürmekte ve kendisini Avrupalı bir aktör olarak tanımlamakta. Bir diğer ifadeyle son yıllarda Türkiye-Batı ilişkilerinde konjonktürel nedenlerden ötürü birtakım sorunlar yaşansa da Ankara, yapısal olarak Batı Dünyası’nın en önemli aktörlerinden biri. Bununla birlikte aynı Türkiye, ŞİÖ üyeliğini de NATO’nun veya AB’nin bir alternatifi olarak değil; tamamlayıcısı olarak düşünmekte. Esasen söz konusu düşünce, Erdoğan liderliğinde yürütülen ve işbirliklerini merkeze alan Türk dış politikasının çok yönlü doğasına da uygun. Yani Türkiye hem Batılı güçlerin hem de Doğulu aktörlerin arasında yer alarak küresel rekabetin arttığı ve buna bağlı olarak istikrarsızlıkların derinleştiği bir ortamda barış yapıcı bir aktör haline gelebilir. Aslında Karabağ’dan Suriye’ye; Libya’dan Ukrayna’ya Türk dış politikasında yürütülen süreçler, zaten yıllardır krizler karşısındaki ön alıcı ve barışçı tutumuyla Ankara’nın bunu uyguladığını teyit etmekte. Açıkçası Türkiye’nin ŞİÖ üyeliği de bu politikasının güçlendirilmesine hizmet edecektir. 

Sonuç olarak Türkiye, Erdoğan liderliğinde uyguladığı çok yönlülüğü esas alan barışçıl diplomasi anlayışıyla Doğu-Batı etkileşiminin kilit aktörlerinden biri haline gelmekte. Bu anlamda küresel ekonominin lider ülkelerini barındıran ŞİÖ’ye Türkiye’nin üyeliği, Türk ekonomisi üzerinde yaratacağı olumlu etkisinin yanı sıra Doğu-Batı etkileşiminde de kritik rol oynayacak.