Financial Times yazarı Sarah O’Connor’ın ufuk açıcı kitabı We Are Not Machines (Biz Makine Değiliz), tam da bu modern distopyanın kalbine neşter vurur. O’Connor, Amazon depolarından Uber direksiyonlarına, çağrı merkezlerinden plazalardaki KPI (Temel Performans Göstergesi) cehennemine kadar modern çalışma hayatının insanı nasıl bir "veri noktasına" indirgediğini anlatır.
Peki, nasıl oldu da insanlık, özgürleşme vaadi sunan teknolojinin elinde kendi rızasıyla birer makine dişlisine dönüştü?
Dijital Taylorizm ve ruhun yabancılaşması
- yüzyılda Frederick Winslow Taylor, elinde kronometreyle işçilerin hareketlerini ölçüp "en yüksek verimliliği" ararken, insanı makinenin organik bir uzantısı olarak görüyordu. Bugün o kronometre, çalışanların bilgisayarlarına yüklenen casus yazılımlara (bossware), kuryelerin rotasını çizen algoritmalara ve her saniyeyi kaydeden akıllı bilekliklere dönüştü. O’Connor’ın kitabında işaret ettiği bu "Dijital Taylorizm", insanı sadece etten ve kemikten bir yazılım olarak kabul ediyor.
Filozof Karl Marx, sanayi devriminde işçinin ürettiği ürüne ve nihayetinde kendi doğasına yabancılaşmasından bahsetmişti. Bugünün dünyasında ise durum daha trajik. Günümüzün en çarpıcı düşünürlerinden Byung-Chul Han, Yorgunluk Toplumu kitabında modern insanın artık bir başkası tarafından değil, bizzat kendi kendisi tarafından sömürüldüğünü söyler.
"Bugünün performans öznesi, kendi kendisinin patronu ve kölesidir. Sömüren ile sömürülen artık birdir."
Algoritma bize bir hedef koyar, biz o hedefi aşmak için ruhumuzu teslim ederiz. Çünkü sistem bize makineleştiğimiz ölçüde "başarılı" olacağımızı fısıldar.





