
İnsanın kendine söylediği her "evet" bazen ruhuna bir "hayır" mıdır? Mükemmeliyetçilik tuzağına düşmeden, kusurların samimiyetinde nefes alabilmenin ve maddi olanın geçiciliğine karşı biriktirilen anlamların hikayesi.
0:00
--:--
Son Güncelleme: 05 Nisan 2026 Pazar - 00:04 | GDH Haber
İnsan, çoğu zaman hayatı yaşadığını zanneder; oysa hakikat şudur ki, hayat insanı yaşar.
Günler birbirini kovalar, takvimler eksilir, yüzler değişir ama insanın en büyük imtihanı hep aynı kalır.
Kendini kaybetmeden var olabilmek. Çünkü bu çağ, insanın dış dünyayı fethederken iç dünyasını ihmal ettiği bir çağdır.
Zaman…
En çok sahip olduğumuzu sandığımız ama aslında en az hükmedebildiğimiz şey.
Onu harcamıyoruz, onu fark etmeden tüketiyoruz.
Ve çoğu zaman geriye dönüp baktığımızda fark ediyoruz ki, aslında hayat dediğimiz şey, ne yaptıklarımızdan çok neyi ertelediğimizin toplamıdır.
Bu yüzden zaman, sadece bir akış değil, bir emanettir.
Onu hoyratça kullanan, aslında kendi ömrünü eksiltir.
Sağlık ise bu emanetin taşıyıcısıdır. İnsan çoğu zaman sağlıklıyken bunun kıymetini bilmez, kaybettiğinde ise her şeyin aslında onun etrafında döndüğünü idrak eder.
O yüzden insanın kendine yapacağı en büyük yatırım, ruhuna ve bedenine gösterdiği ihtimamdır.
Çünkü yorgun bir ruhla, hasta bir bedenle ne hayal taşınır ne de hakikat inşa edilir.
İnsanın bir başka yanılgısı da başkalarını değiştirme çabasıdır.
Oysa insan, başkalarının değil, kendi kalbinin terbiyesinden sorumludur. Hayat bize şunu öğretir!
Kimseyi dönüştüremezsin ama kendi bakışını değiştirdiğinde dünya sana başka görünür.
Bu yüzden asıl mesele, insanın kendi içindeki dengeyi kurabilmesidir.
Ve hayır diyebilmek…
Ne gariptir ki insan, başkalarını kırmamak için kendini incitir.
Oysa her evet, bazen insanın kendine söylediği bir hayır’dır.
Sınır koymak, kabalaşmak değil, kendine sahip çıkmaktır.
Kendini koruyamayan, hiçbir değeri de koruyamaz.
Mükemmel olma arzusu ise modern zamanların en sinsi tuzaklarından biridir.
İnsan, kusursuz olmayı bekledikçe hiçbir şeye başlayamaz.
Oysa hayat, kusurlarla ilerler.
Hata yapmak, düşmek, yeniden kalkmak…
İşte insanı insan yapan da budur. Çünkü hakikat, kusursuzlukta değil, samimiyettedir.
Dostluk meselesi de böyledir. Kalabalıklar içinde yalnız kalan insanın en büyük serveti, birkaç sahici yürektir.
Gerçek dost azdır, ama vardır.
Ve o dostlar, hayatın en karanlık anlarında bir kandil gibi yanar.
Onları kaybetmemek, dünyayı kazanmaktan daha kıymetlidir.
Hatalar…
İnsan ya hatalarının altında ezilir ya da onları basamak yapar.
Geçmişe takılıp kalan, geleceği inşa edemez.
Çünkü hayat ileriye doğru akar,geriye bakarak yürüyen ise eninde sonunda düşer.
Maddi olan her şey ise bir gün elden çıkar.
Evler, arabalar, makamlar…
Hepsi zamanın önünde eğilir.
Ama bir çocuğun gülüşü, bir dost sohbeti, bir iyiliğin kalpte bıraktığı iz… İşte onlar kalır.
İnsan, biriktirdiği eşyalarla değil, yaşadığı anlamlarla zenginleşir.
Mutluluk da dışarıda aranan bir şey değildir. İnsan, onu çoğu zaman yanlış kapılarda arar.
Oysa mutluluk, insanın kendi içindeki dengeyi kurabilmesidir.
Kendisiyle barışık olmayanın, dünyayla barışması mümkün değildir.
Ve öğrenmek…
İnsan öğrenmeyi bıraktığı an, aslında yaşamayı bırakır.
Çünkü her yeni bilgi, insanın dünyasını genişletir, her tecrübe, kalbini derinleştirir.
Kendini geliştirmek, bir seçenek değil; bir varoluş biçimidir.
Sonuçta hayat bize şunu fısıldar!
Ne kadar yaşadığın değil, nasıl yaşadığın önemlidir.
Ne kadar sahip olduğun değil, neye sahip çıktığın…
Ve en önemlisi, kim olduğun değil, kim kalabildiğin.
Çünkü bu çağda en büyük başarı, insan kalabilmektir dostlar!
Vesselam…
Devamını Oku
29 Mart 2026 Pazar - 00:13
Devamını Oku
22 Mart 2026 Pazar - 00:47
Devamını Oku
19 Mart 2026 Perşembe - 08:35