Geçenlerde bilgisayarınız çöktüğünde ona hiç bağırdınız mı? Ya da akıllı robot süpürgeniz koltuğun kenarına sıkıştığında ona acıyıp, sanki canı yanıyormuş gibi "Yine mi kaldın sen orada?" diye fısıldadınız mı? Daha da önemlisi, yapay zekaya bir ödev yaptırdıktan sonra nezaketen "Teşekkür ederim" yazdınız mı?
Eğer bu durumlardan en az birini yaşadıysanız, insanlığın en eski zihinsel yazılımlarından biriyle karşı karşıyasınız demektir: Antropomorfizm. Yani insan dışı varlıklara, nesnelere, hayvanlara veya algoritmalara insani nitelikler, duygular ve niyetler atfetme eğilimi.
Bu durum ilk bakışta masum ve sevimli bir çocuksu hayal gücü gibi görünebilir. Ancak modern dünyada antropomorfizm, kitleleri yönetmek, tüketim alışkanlıklarını manipüle etmek ve bizi dijital bir kafese rıza göstermeye ikna etmek için kullanılan en tehlikeli, en gürültüsüz psikolojik arka kapılardan biridir.
Felsefi Temel: Aynadaki Evren ve Ksenofanes’in Aslanları
İnsanoğlu bencil bir canlıdır; evreni anlamaya çalışırken bile onu kendi suretinde yeniden yaratmak ister. Antik Yunan filozofu Ksenofanes, yüzyıllar önce bu zaafımızı tek bir cümleyle özetlemişti:
"Eğer öküzlerin, atların ya da aslanların elleri olsaydı ve resim yapabilselerdi; atlar tanrılarını ata, öküzler öküze benzer çizerlerdi."
Aydınlanma çağının büyük düşünürü David Hume ise Din Üstüne adlı eserinde, insanların bilinmeyen nesnelere kendi enerjilerini, öfkelerini ve neşelerini aktarma konusunda evrensel bir eğilimi olduğunu söyler.
Bizler, zifiri karanlıkta arkamızda çıtırdayan bir çalı gördüğümüzde onun sadece "rüzgar" olduğuna inanmak istemeyiz; beynimiz oraya hemen kötü niyetli bir "özne" yerleştirir. Evrimsel psikolojide buna Hiperaktif Ajan Algılama Cihazı (HADD) denir. Hayatta kalmak için her nesneye bir "ruh" ve "niyet" yükleyen bu mekanizma, modern manipülatörlerin en sevdiği avlanma sahasıdır.



