Bir ülkenin kültürel istikametini anlamak istiyorsanız sadece meydanlarına değil, sahnelerine bakın.
Çünkü artık sahneler yalnızca müzik yapılan yerler değil; aynı zamanda algının, kimliğin ve ruh dünyasının şekillendirildiği dev platformlara dönüştü.
İstanbul’da gerçekleştirilen ve yaklaşık 120 bin kişinin katıldığı Kanye West konseri de tam olarak böyle okunmalıdır.
Bu sayı yalnızca bir konser kalabalığını değil, küresel popüler kültürün genç kuşaklar üzerindeki etkisini göstermesi bakımından dikkat çekicidir.
Elbette insanlar müzik dinlemeye gider.
Eğlenmek ister.
Coşmak ister.
Bu son derece doğaldır.
Ancak burada durup şu soruyu da sormak gerekiyor!
120 bin insan tam olarak neyin peşinden gidiyor?
Sanatın mı?
Müziğin mi?
Yoksa küresel endüstrinin yıllardır parlatıp önümüze sürdüğü büyük bir kültürel atmosferin mi?
Bugün dünya çapındaki birçok konser artık yalnızca müzikal performans değil; aynı zamanda bir duygu mühendisliği organizasyonuna dönüşmüş durumda.
Sahneler büyüyor, ışıklar çoğalıyor, efektler artıyor ama insanın iç dünyası giderek boşalıyor.
Daha da dikkat çekici olan ise bu organizasyonların etrafında dolaşan karanlık estetik dilidir.
Maskeler…
Yüzünü gizleyen figürler…
İnsanı merkeze almayan mekanik sahneler…
Distopik atmosferler…
Soğuk ve yabancılaştırıcı görseller…
Bugün birçok genç, sanat diye kendisine sunulan şeyin aslında nasıl bir ruh hali ürettiğini fark etmiyor.
Çünkü modern eğlence endüstrisi artık yalnızca müzik satmıyor.
Bir yaşam biçimi, bir kimlik algısı ve bir zihin dünyası da pazarlıyor.
İstanbul’daki konserler üzerinden oluşan tartışmaların temelinde de bu rahatsızlık yatıyor.
Bir başka dünyaca ünlü isim olan Travis Scott konserinde yaşananlar da bu yabancılaşma hissini büyüttü.
Sahneye geç çıkılması…
Kısa süre kalınması…
Seyirciyle gerçek bir bağ kurulmaması…
Hatta yüzünü dahi göstermeden gerçekleştirilen performans…
Bütün bunlar artık sadece sahne tercihi olarak okunmuyor.
İnsanlar şunu sorguluyor!
Bu dev organizasyonlarda gerçekten insan mı merkezdedir, yoksa yalnızca tüketim kültürünün hipnotize ettiği kalabalıklar mı vardır?
Elbette hiç kimse hakkında delilsiz ithamlarda bulunmak doğru değildir.
Bir kişiyi ya da sanat çevresini şeytani yapı gibi kesin hükümlerle suçlamak sağlıklı bir yaklaşım olmaz.
Ancak başka bir gerçek de vardır!
Küresel popüler kültürün önemli bir kısmı uzun süredir karanlığı estetikleştiren bir dil üretmektedir.
Provokasyon artık sanatın önüne geçmiştir.
Şok etkisi oluşturmak, derinlikten daha fazla rağbet görmektedir.
Ve ne yazık ki genç kuşaklar çoğu zaman bunun farkına varmadan büyük bir kültürel akışın içine sürüklenmektedir.
Türkiye’nin asıl meselesi de tam burada başlıyor.
Bu ülke yalnızca küresel eğlence endüstrisinin büyük bir pazarı mı olacak?
Yoksa kendi medeniyet estetiğini, kendi sanat anlayışını, kendi ruh köklerini yeniden üretebilecek mi?
Çünkü bir millet sadece yollarla, binalarla, teknolojik yatırımlarla ayakta kalmaz.
Bir toplumun ruhunu; sanatı, edebiyatı, musikisi ve estetik anlayışı korur.
Eğer sahneler ruhu beslemiyorsa, bir süre sonra kalabalıklar büyür ama insanlar küçülür.
Ve bazen mesele, 120 bin kişinin aynı anda bağırması değildir!
Asıl mesele, o kalabalığın içinde kaç kişinin gerçekten kendisi olarak kalabildiğidir.
Vesselam…




