
En yakınlarının ihanetine, emperyalizmin kirli planlarına ve devrin acımasız algı operasyonlarına karşı tek başına bir imparatorluğu ve ümmetin kaderini omuzlayan Sultan Abdülhamid Han.
0:00
--:--
Son Güncelleme: 10 Şubat 2026 Salı - 10:49 | GDH Haber
Tarihin raflarında bazı isimler vardır ki hakikati, kendilerinden çok sonraları anlaşılır. II. Abdülhamid Han, işte o isimlerin en mühimidir.
Yaşadığı çağa sığmayan zekası, feraseti, basireti; yalnızca çağının değil, kendisine düşman olanların bile itiraf etmek zorunda kaldığı bir büyüklüktür.
Ne var ki en ağır yük, çoğu zaman en güçlü omuzlara yüklenir.
Ve Abdülhamid Han’ın omuzlarına yüklenen, yalnız bir imparatorluğun değil, bir ümmetin kaderiydi.
Koca bir imparatorluğu borç batağına batmış, içi çürümüş, dışı kuşatılmış halde devraldı.
İhanetin devlet kapısında bile kol gezdiği, haritaların her sabah biraz daha küçüldüğü, düşmanın topyekun saldırıya geçtiği bir dönemde tahta oturdu.
Ama tarih kitapları yıllarca onu “korkak”, “müstebit”, “kızıl sultan” sıfatlarıyla yargıladı.
Oysa korkunun değil, tedbirin; zorbalığın değil, stratejinin; gericiliğin değil, ileri görüşlülüğün padişahıydı.
Çünkü o, zamanın sesini herkesten önce işiten adamdı.
Sultan Abdülhamid Han, bir devletin çöküşünü geciktiren kişi değil; çöküşü engellemek için gece gündüz mücadele eden bir mücahitti.
Bir yandan Avrupa’nın emperyal planlarıyla boğuşuyor, diğer yandan içeride ihaneti teşhis etmeye çalışıyordu.
Bir milletin kaderi, her sabah onun imzasıyla şekilleniyor; her gece onun uykusuz gözlerinde yeniden yazılıyordu.
Bir devleti yönetmekten daha zor olan şey, o devleti kurtarmaya çalışırken yalnız kalmaktır.
Abdülhamid Han’ın kaderi budur.
En güvendiği adamların ihanetine uğradı, en yakınındakiler tarafından yanlış anlaşıldı; hatta yardım etmek için el uzattıkları bile, daha sonra onu devirmek isteyenlerle kol kola yürüdü.
Tahttan indirildiği gün, arabasının penceresinden onu taşlayanlar…
Bir zamanlar himayesinde okuyan, sarayının bursuyla büyüyen, ekmek verdiği, yol açtığı kimselerdi.
Bu bile onun ne kadar yanlış anlaşıldığının, ne kadar büyük bir algı kampanyasıyla linç edildiğinin özetiydi.
Tarihte çok az devlet adamı vardır ki devrilirken bile “Bu millet için hakkımı helal ederim” diyebilsin.
Abdülhamid Han, ölene kadar tek bir kelimeyle bile ümmetine kırgınlık göstermedi.
Bugün onun kurduğu okullar ayakta…
Bugün onun açtığı hastaneler, kurduğu istihbarat ağı, attığı diplomasi adımları hala örnek gösteriliyor.
Bugün Filistin meselesindeki öngörüsü, emperyalizmi okumadaki dehası, Osmanlı’yı parçalamak isteyen planlara karşı gösterdiği metanet daha da iyi anlaşılıyor.
Bir imparatorluğu çökerken ayakta tutmak, yükselme döneminde büyütmekten daha zordur.
Çünkü bir yanda düşman topu, diğer yanda dost görünen hain bıçağı vardır. Abdülhamid Han, iki cephede birden savaşmış ve haysiyetini hiçbir zaman yere düşürmemiştir.
Bugün tarihçiler bile şu hakikati itiraf ediyor:
“Osmanlı, Abdülhamid bir 10 yıl daha kalsa bu kadar kolay yıkılmazdı.”
Onun büyüklüğü sadece siyasetinde değil, insani yönünde de gizlidir. Sanata olan ilgisi, mimariye kattığı ruh, kurduğu kütüphaneler, dünyaya örnek olmuş eğitim modeli…
Hepsi bir padişahın değil, bir bilgenin eseridir.
Ve belki de en kıymetlisi!
O, devleti yönetirken Allah’a dayanmış, milletine güvenmiş, vicdanının sesinden hiç ayrılmamıştır.
Abdülhamid Han, yalnızca bir padişah değil; iftiraların, ihanetlerin, karanlık planların arasında bile vakarından taviz vermeyen büyük bir devlet adamıdır. Bugün adı anıldığında gönüllere bir mahzunluk çöküyorsa bu, ona yapılan haksızlığın vicdanlarda bıraktığı izdendir.
Onun mirası şudur!
Gücün değil, adaletin sahibi ol.
Korkutmak için değil, korumak için iktidarda ol.
Tarihin hükmü geç tecelli eder ama mutlaka tecelli eder.
Ve tarih, nihayet Abdülhamid’i hak ettiği yere yerleştirmiştir; devlet aklının, ferasetin, sabrın ve vakarın sultanı olarak…
Mekanı cennet olsun.
Vesselam…
Devamını Oku
08 Şubat 2026 Pazar - 10:58
Devamını Oku
01 Şubat 2026 Pazar - 09:11
Devamını Oku
25 Ocak 2026 Pazar - 08:49