ABD İran’a ilk kez askerî seçenek aramıyor. 1980’deki Eagle Claw girişimi, dünyanın en büyük ordusunu çöl kumlarında durdurdu. Sorun güçte değil, coğrafyada ve siyasetteydi. Bugün tartışma yeniden açılıyor.
0:00
--:--
Son Güncelleme: 15 Ocak 2026 Perşembe - 10:52 | GDH Haber
Son haftalarda Washington’un İran’a yönelik olası askeri seçenekleri yeniden tartışmaya açıldı. Bölgedeki Amerikan üslerinin alarm seviyeleri güncellendi, kamuoyuna sızan değerlendirme notlarında “sınırlı hava harekâtı”, “denizden ateş gücü” ve “özel operasyon” gibi tanımlar yeniden ortaya çıktı. Aynı dönemde İran, hem kendi toprak bütünlüğü hem de bölgesel nüfuz ağları üzerinden Amerikan basınında “zor hedef” olarak yeniden tanımlanıyor. Bu tablo yeni değil; Amerika Birleşik Devletleri İran’a karşı askeri güç kullanmayı geçmişte de düşündü, hatta denedi. 1980 baharında başlatılan Operation Eagle Claw, bunun en somut örneğidir.
Eagle Claw sadece başarısız bir kurtarma girişimi değildi; aynı zamanda bir ülkenin coğrafyasının, ikliminin, şehir dokusunun ve iç güvenlik mimarisinin dış güçler tarafından ne kadar az bilindiğini gösteren bir tarihsel uyarıdır. İşin ilginci, Washington bu uyarıyı pahalı bir şekilde aldı: 8 Amerikan askeri öldü, operasyon iptal edildi ve hedeflenen hiçbir politika sonucu elde edilmedi. İran’daki rehineler daha sonra diplomatik yöntemlerle serbest bırakıldı; askeri girişim ise Amerikan stratejik hafızasında bir travmaya dönüştü.
1979–1980 döneminde ABD’nin karşı karşıya olduğu tabloda iki ayrı kriz üst üste biniyordu. Birincisi, İran’daki İslam Devrimi’nin ardından oluşan yeni rejimin dış politika yönelimi belirsizdi. İkincisi, Tahran’daki ABD Büyükelçiliği’nin işgal edilmesi ve diplomatların rehin alınması, Washington’un iç politik dengelerini kısa sürede baskı altına aldı. Başkan Jimmy Carter yönetimi, diplomatik kanalları işletti ancak sonuç elde edemedikçe kamuoyunun sabrı azaldı. Soğuk Savaş şartlarında “Amerikan gücünün zedelenmesi” algısı hem iç politikada hem stratejik çevrelerde bir tür güvenlik kaybı üretmişti.
Operasyonun planlanma süreci, Pentagon ve CIA’nin özel kuvvetler üzerinden gerçekleştireceği karmaşık bir harekât tasarımına dayandı. Bu tasarımın özü basit görünüyordu: Tahran’daki rehineler kurtarılacak ve güvenli bir şekilde İran dışına çıkarılacaktı. Ancak bu “basitlik”, sadece siyasi hedefin sadeliğinden ibaretti. Sahanın gerçekliği çok daha karmaşıktı. İran’ın iç coğrafyası, askeri harekâtın zamanlama ve lojistik yönetimi açısından ciddi handikaplar içeriyordu. Ülkenin merkezinden geçen çöl bölgeleri, kum fırtınalarıyla bilinir; şehirleri yoğun güvenlik protokollerine sahiptir; sınır hatları geniştir; nüfusu dağınık olmaktan ziyade yoğunlaşmıştır. Yani İran, saldırılabilir ama kolay işgal edilebilir bir devlet değildir. Aynı şekilde sınırlı operasyonlara da kolay alan sunmaz.
1980’de yaşananlar bu gerçeği ortaya çıkardı. Helikopterlerin çöl üzerinde yaşadığı arızalar, kum fırtınaları (haboob) nedeniyle oluşan görüş kayıpları, yakıt planlamasındaki kırılganlıklar ve en sonunda Desert One’da yaşanan çarpışma, sadece operasyonu değil bütün stratejik yaklaşımı çökertecek nitelikteydi. Eagle Claw’un en kritik özelliği, başarısızlığın nedeninin İran ordusu veya İran güvenlik birimleri olmamasıdır; başarısızlık tamamen coğrafya + lojistik + zamanlama üçgeninde ortaya çıkmıştır. Bu durum, strateji literatüründe önemli bir yere sahiptir çünkü “düşman” kavramını daraltır ve “arazi”yi genişletir.
1979 sonbaharında Tahran’daki ABD Büyükelçiliği’nin işgali ve 52 Amerikalının rehin alınması, Washington’un dış politika tarihinde ender görülen bir baskı rejimi oluşturdu. Bu baskı dışarıdan değil içeriden geldi. Başkan Jimmy Carter, başlangıçta diplomatik çözümden yana pozisyon aldı; ancak süreç uzadıkça diplomasi, Amerikan kamuoyunun gözünde “acizlik” ile eş anlamlı hale geldi. Washington, askerî bir plan tasarlamadan önce siyasi bir çıkmazın içindeydi.
Rehine krizinin iç politik boyutu iki düzlemde işledi. Birincisi, Soğuk Savaş bağlamında “ABD’nin itibar kaybı” meselesi idi. Sovyetler Birliği ve müttefikleri olayı dikkatle izliyor; Amerika’nın bu krize vereceği tepki NATO içinde de mercek altındaydı. İkincisi, 1980 başkanlık seçimleri yaklaşıyordu ve dış politika kısa sürede iç politikanın merkezine yerleşti. Carter yönetimi, İran’a karşı askeri güç kullanma meselesini kendi isteğiyle değil, iç siyasi baskının arkasından masaya getirdi. Krizin “dipolitiği” yani iç politika ayağı analiz edilmeden Eagle Claw anlaşılamaz.
İran cephesinde ise tablo farklıydı. 1979 Devrimi sadece bir iktidar değişimi değildi; devlet kimliği yeniden yazılıyordu. Rehine krizi, devrim sonrası rejimin meşruiyet üretme aracına dönüştü. Humeyni liderliğindeki yeni siyasi yapı, krizi aynı anda hem iç konsolidasyon hem dış politika mesajı için kullandı. İran’da rejim henüz kurumsallaşmamıştı; devlet içindeki silahlı güçler parçalıydı; Devrim Muhafızları yeni yeni inşa ediliyordu; bürokrasi yeniden tasarlanıyordu. Bu ortamda büyüyen bir anti-Amerikan mobilizasyon, rejimin siyasal sermayesinin ana kaynağı haline geldi.
Tahran’daki öğrenci grupları tarafından başlatılan elçilik işgali, zaman geçtikçe devlet tarafından sahiplenildi ve devletin kurucu anlatısına entegre edildi. Carter yönetimi başlangıçta düşünülenden çok daha karmaşık bir tabloyla karşı karşıya kaldı: diplomatik kanallar sadece kapalı değildi; aynı zamanda rejim içi “çok merkezlilik” nedeniyle kiminle konuşulacağı da belirsizdi. Bu belirsizlik, Amerikan devlet aklı için yeni bir durumdu. Soğuk Savaş boyunca ABD’nin karşılaştığı rejimlerin çoğu tanımlı aktörlerdi; İran ise bu dönemde bir süre “siyasi anonimlik” içindeydi. Bunun anlamı şuydu: talepleri ve karar alma mekanizması öngörülemiyordu.
Bu öngörülemezlik, Washington’da bir stratejik paniğe yol açmadı ama çözüm repertuarını daralttı. Diplomasi işleyemiyordu; ekonomik yaptırımlar devrim sonrası bir ülkeye beklenen etkileri üretmiyordu; ara güçler üzerinden baskı kurma arayışları sonuç vermiyordu; operasyon, tüm bunların sonunda bir seçenek değil bir “zorunluluk” olarak şekillendi. Eagle Claw bu nedenle doğdu.
Burada üçüncü boyut devreye giriyor: medya. Amerikan medyası rehine krizini sadece haber olarak değil bir ulusal yara olarak işledi. Günlük sayımlarla “kaç gün geçti?” sorusu ekranlarda sürekli tekrarlandı. Bu durum Amerikan siyasetinde dış politikanın iç politika tarafından rehin alınmasının klasik örneklerinden biridir. “52 rehine” rakamı, Cold War döneminin sonunda “kaybedilmiş saygınlık” kavramıyla birleşti. Böylece mesele sadece insan kurtarma değil devlet kapasitesinin ispatı haline geldi.
Kriz uluslararası sistemde de güç dengelerini etkiledi. Avrupa başkentleri Washington’dan daha sert bir çizgi bekledi ancak aynı başkentler devrim sonrası Tahran ile diplomatik yeniden açılım ihtimalini de korumak istiyordu. Sovyetler Birliği ise Afganistan müdahalesi sonrası Amerikan kartlarını dikkatle izliyordu. İran coğrafyasının Sovyet sınırına yakınlığı, krize stratejik bir ton verdi. Bir Amerikan askeri harekâtı Sovyetler tarafından çevreleme hamlesi olarak okunabilirdi; bu yüzden operasyon sadece taktik değil küresel ölçekte stratejik bir hamleydi. Eagle Claw’un askeri değil siyasi ağırlığı burada yatıyordu.
Bu bağlamın içinde Carter yönetimi iki çıkarımla hareket etti: Birincisi, operasyonun başarısı Amerikan kamuoyunu tatmin edecek; ikincisi, operasyonun başarısızlığı ise sadece teknik kayıp değil siyasi intihar olacaktı. Dolayısıyla Eagle Claw sahada değil daha İran çölüne inmeden Washington’da siyasi risk olarak ağırlaştı.
Kriz uzadıkça Carter yönetimi güç kaybetti. Reagan kampanyası bu süreçte çok sert bir çizgi kullandı ve “güç kullanma kapasitesi”ni seçim temasına dönüştürdü. Eagle Claw’un siyasi maliyeti sadece sonuçta değil hazırlanış sürecinde de üretildi. Washington’da askeri seçenek, siyasi zorunluluğa dönüşmüşken Tahran’da rehine krizi rejim kurucu sembole dönüşüyordu. İşte tam bu asimetrik tablo Eagle Claw’un siyasi kaderini belirledi.
Eagle Claw’un askeri yönü çok konuşuldu; ancak operasyon sahaya inmeden önce siyaset tarafından şekillendirildi. Bu siyaset tek katmanlı değildi; dört düzeyde çalışıyordu. Bu dört düzey anlaşılmadan operasyonun “neden ve nasıl”ı eksik kalır.
Amerikan başkanlık sistemi dış politika konusunda genellikle geniş yürütme yetkisi verir, ancak iç politikada kamuoyu baskısı zayıf bir başkan için ağır sonuçlar doğurabilir. Carter yönetimi, rehine krizine dair diplomatik kanallar tıkandıkça, giderek artan bir medya ve parti içi eleştiriyle karşılaştı. “52 rehine” etiketi, kampanya sloganı gibi çalışmaya başladı. Rehinelerin her gün ABD basınında yer alması, krizi devlet kapasitesi testine çevirdi.
Bu noktada askeri karar, stratejik aklın değil iç politikanın ürünü haline geldi. Eagle Claw masaya “opsiyon” olarak konmadı; masaya “mecburiyet” olarak geldi. Washington’da operasyonun riskleri biliniyordu, ancak risk ile muhalefet maliyeti kıyaslandığında siyasi tablo ağır bastı. Bu durum Amerikan dış politikasının sık tekrarlanan paradokslarından biridir: devlet, uluslararası krizi çözmek için iç politik krizi yönetir.
İran tarafında kriz, yeni rejimin ideolojik ve siyasi meşruiyet üretme aracına dönüştü. Henüz kurumsallaşmamış bir devlet yapısı, dış düşman imgeleri üzerinden iç bütünlüğü sağlamaya yöneldi. Rehinelerin tutulması, İran’daki devrimci fraksiyonlar arasında bir tür “üstünlük yarışı” açtı. Devletin yeni güvenlik mimarisi — Devrim Muhafızları’nın kuruluşu, komitelerin oluşması, bürokrasinin yeniden yazılması — rehine krizinin gölgesinde şekillendi.
Dolayısıyla Tahran açısından rehine krizi bir dış politika meselesi değil rejim inşasının parçasıydı. Washington’ın krizin maliyetini azaltma çabası, Tahran’da maliyeti artırarak siyasal kazanca dönüştü. Bu asimetri Eagle Claw’u daha sahaya inmeden dezavantajlı hale getirdi: operasyonun başarılı olması Tahran’da rejimi güçlendirecek, başarısız olması ise rejimin kurucu anlatısını sağlamlaştıracaktı.
Dönemin uluslararası sisteminde hiçbir kriz yalnızca iki ülke arasında gelişmezdi. Sovyetler Birliği’nin güney sınırı Afganistan üzerinden İran’a açılıyordu ve Moskova Washington’un hamlelerini izliyordu. Bir ABD operasyonu Sovyetler tarafından çevreleme stratejisinin yeni adımı olarak okunabilirdi. Bu nedenle Washington, operasyonun askeri başarısı kadar stratejik yankısını da hesaplamak zorundaydı. Eğer operasyon çok geniş olursa Sovyet reaksiyonu tetikleyebilirdi; eğer çok dar tutulursa iç politik baskıyı gideremezdi. Bu gerilim askeri tasarımın orta ölçekli hibrit formda kalmasına yol açtı.
Aynı dönemde Avrupa başkentleri ise iki farklı çıkar arasında sıkıştı: Bir yanda ABD ile dayanışma; diğer yanda devrim sonrası İran ile diplomatik kanalların açık kalması. Avrupa ülkeleri İran’ı tamamen kaybetmek istemiyordu, çünkü rejimin nereye evirileceği henüz belli değildi. Bu nedenle Avrupa, Washington’dan “heyecanlı değil kontrollü” bir yaklaşım bekliyordu.
Ortadoğu’da krizler çoğu zaman bölgesel aktörlerin fırsat alanıdır. Rehine krizi sırasında Arap devletlerinin tutumu yekpare değildi. Baas rejimi (Irak) İran’ın yeni devrimci çizgisini tehdit olarak görüyordu ve krizin uzamasını İran’ın zayıflaması olarak okudu. Suudi Arabistan ise hem İran’ın devrim ihracı iddiasından hem ABD’nin bölgedeki pasif duruşundan rahatsızdı. Her iki aktör de rejimi tanımlama sürecinde krizin uzamasını çıkarına uygun buldu. İsrail ise İran ile ilişkilerin kopuşundan sonra Tahran’ı artık yeni bir tehdit kategorisine alıyordu.
Bu tablo, operasyonu karmaşıklaştıran unsurlardan biriydi: hiçbir bölgesel aktör ABD’ye operasyonun güvenli ve kısa olacağına dair pozisyon almadı.Stratejik yalnızlık, operasyonun tasarımında jeopolitik handikap olarak belirdi.
Bu dört düzeyli siyaset Eagle Claw’u daha helikopterler havalanmadan başarısızlık riski yüksek bir girişime dönüştürdü. Operasyon, klasik askeri planların varsaydığı “devlet–devlet karşılaşması” şablonunun dışındaydı. Karşıdaki devlet yeni, çok merkezli, ideolojik ve dinamikti. Kendi içinde güç mücadelesi veriyordu. Dolayısıyla Tahran’ın reaksiyonu öngörülemiyordu. Washington ise iç politik baskı nedeniyle manevra alanını kaybetmişti. Krizin küresel yankısı ise operasyonun ölçeğini belirliyordu. Bölgesel güçler ise bekleme pozisyonundaydı.
Eagle Claw tasarlandığında Pentagon’un elinde iki gerçek vardı: Birincisi, rehineler Tahran’ın merkezinde tutuluyordu. İkincisi, İran devleti henüz gücünü konsolide etmesine rağmen güvenlik refleksleri yüksekti. Bu iki gerçek, operasyonun “kolay hedef” kategorisine yerleştirilmesine izin vermiyordu. Ancak iç politik zorunluluklar bu değerlendirmeyi geri plana itti. Carter yönetimi, operasyonun uzun sürmesini değil “başlamasını” önceliklendirdi.
Operasyonun planlama aşaması, o dönem için oldukça karmaşık ve katmanlıydı. Helikopterler uçak gemisinden kalkacak, İran çölünde belirlenen toplanma noktasına (Desert One) iniş yapacak, daha sonra buradan rehine kurtarma timleri karayolu ile Tahran’a sokulacaktı. Tahran içinde iki hedef noktası vardı: birincisi rehinelerin tutulduğu elçilik kompleksi, ikincisi Tahran’ın kuzeyinde tahliye edilmek üzere hazırlanan spor stadyumu. Rehineler kurtarıldıktan sonra İran dışına tahliye yönü belirli değildi; plan bazı kaynaklarda Türkiye, bazılarında Körfez hattı üzerinden açıklanır.
Bu planın en kırılgan noktası, arazi kontrolünün İran devleti tarafından değil doğrudan coğrafya tarafından yapılmasıydı. İran, dışarıdan bakanların çoğunun sandığı gibi sadece bir “ülke” değildevasa bir arazi türleri kombinasyonudur: tuz gölleri, kum çölleri, dağ sıraları, yüksek platolar, yoğun şehir merkezleri ve sıkışık sokak dokuları. Tehran’ın çevresi ise hem dağ hem şehir yoğunluğunu aynı anda içerir. Bu nedenle hava harekâtı ile karasal hareket arasındaki geçiş, operasyonun omurgası haline geldi.
Operasyonun çöküşü burada başladı. Helikopterlerin İran çölü üzerinden uçuşu sırasında yoğun kum fırtınası (haboob) yaşandı. Haboob, Orta Doğu coğrafyasında bilinen ama çoğu zaman askeri planlamada “arıza” değil “istatistik” olarak geçen bir fenomendir. ABD helikopterleri bu fırtınada navigasyon kaybı yaşadı; bazıları arızalandı, bazıları geri dönmek zorunda kaldı. Operasyon için belirlenen helikopter minimum sayısı düşmeye başlamıştı ve bu durum başarının ihtimal hesabını aşağı çekiyordu. Pentagon bu aşamada iptal seçeneğini değerlendirdi; ancak yine iç politik motivasyon süreci sürdürdü.
Desert One’da yaşanan çarpışma ise askeri tarihte “yüksek teknolojili orduların lojistik kırılganlık”la çarpışmasının örneklerindendir. Helikopterlerden biri C-130 ile çarpıştı, yakıt alev aldı ve patlama meydana geldi. Sekiz Amerikan askeri öldü. Operasyon bu aşamada sadece başarısız değil artık siyasi olarak da bir felakete dönüşmüştü. Dünyanın en büyük askeri gücü İran’a giremedi; İran’la savaşmadı; İran tarafından durdurulmadı; doğrudan coğrafya ile çarpışarak geri döndü.
Bu durumun stratejik sonucu basit ama öğreticidir: Eagle Claw, düşman tarafından değil arazi tarafından yendildi. Bu ayrım önemlidir çünkü modern savaş kuramında arazi (terrain) çoğu zaman yeterince ciddiye alınmaz. Japon strateji geleneğinde arazi “operasyonel kader” olarak kabul edilir; Batı stratejisinde ise teknoloji araziyi bastıracağı varsayılır. Eagle Claw bu varsayımı çürüttü.
Bu noktadan sonra mesele artık askeri değil siyasi hale geldi. Carter yönetimi iç politik kaybetme sürecine girdi. Rehine krizi Reagan’ın seçim kampanyasında temel propaganda aracına dönüştü. Operasyonun başarısızlığı sadece teknik değil aynı zamanda sembolikti: Washington güç projeksiyonu yapamadı. Carter’ın danışmanlarından biri yıllar sonra şu cümleyi kullanır:
“ABD olarak İran’a giremedik; İran da bizi geri püskürtmedi. Çöl bizi geri çevirdi.”
Bu ifade olayın siyasi değil stratejik anlamını verir.
Operasyonun başarısızlığının ardından Amerikan ordusu içinde ciddi reform tartışmaları yaşandı. 1987’de SOCOM’un kurulması bu tartışmanın doğrudan sonucudur. Yani Eagle Claw başarısız oldu ama Amerikan özel kuvvet doktrini bu yenilgiden doğdu. Bu da stratejide sık görülen bir kuralı doğrular: büyük ordular, büyük yenilgilerden yeniden kurulur.
İran tarafında ise olay farklı bir etkilenme üretti. Rejim, rehine krizini ve operasyonun başarısızlığını kendi meşruiyet dokusuna entegre etti. İran devleti, Eagle Claw’u “Amerikan gücünün kırılganlığı” olarak kodladı. Bu kod zamanla dış politikaya sızdı: İran dış politika stratejisinde ABD’nin askeri üstünlüğünden ziyade ABD’nin siyasi zaaflarını hedefleyen bir yapı geliştirdi. Bu yapı bugün vekil ağları, asimetrik kapasite ve bölgesel nüfuz biçiminde görülebilir.
Operasyonun Ortadoğu siyaseti üzerinde de dolaylı etkileri oldu. Reagan döneminde ABD, İran’a karşı sert duruş gösterdi ancak aynı dönemde İsrail üzerinden yürütülen İran-Contra bağlantısı, İran ile Amerikan devleti arasındaki ilişkinin ne kadar katmanlı olduğunu ortaya çıkardı. Eagle Claw’un “başarısızlık ile sonuçlanmış operasyon” kategorisinde değerlendirilmesi bazen aldatıcıdır, çünkü operasyonun tetiklediği süreçler Ortadoğu’da yeni siyaset biçimlerini doğurdu.
Eagle Claw sonrası Washington’da yapılan değerlendirmeler operasyonun neden başarısız olduğunu değil, neden başarısız olmak zorunda olduğunu tartışıyordu. Bu önemli bir farktır. Çünkü bazı operasyonlar yanlış planlandığı için değil, yanlış bağlamda planlandığı için başarısız olur. Eagle Claw işte bu kategoridedir.
Derslerin ilki coğrafya ile ilgilidir. İran gibi arazisi büyük, şehirleri yoğun ve sınırları geniş ülkelerde sınırlı özel operasyonlar “yüksek fırsat — yüksek risk” spektrumunda çalışır. Riskin kaynağı düşman kapasitesi değildir; lojistik süre, yakıt, hava unsurları, gece uçuşu ve tahliye noktalarıdır. Bu tür operasyonlarda arazi, düşmanın yarısı kadardır.
İkinci ders zaman ile ilgilidir. Eagle Claw’da zaman sadece operasyon süresi değil, kriz süresi olarak baskı üretmiştir. Washington, operasyonu askeri değil siyasi takvimle yönetmiştir. Askeri operasyonlar siyasi takvimle yürütüldüğünde taktik seviyede zafiyet üretir.
Üçüncü ders devlet kapasitesidir. Eagle Claw, ABD’nin dünyadaki en büyük askeri güç olmasına rağmen her alanda üstün olmadığını göstermiştir. Özel harekât kapasitesi, lojistik derinliği ve arazi adaptasyonu her zaman büyük orduyla birlikte gelişmez. Bu nedenle 1987’de SOCOM kurulmuş, özel birlikler bir çatı altında toplanmış, ortak operasyon yetenekleri artırılmıştır.
Dördüncü ders karşı tarafın motivasyonu ile ilgilidir. İran devrim sonrası dönemde rejim inşa ediyordu; bu nedenle ödün vermek yerine direnç göstermek rasyoneldi. Birçok devlet için rehinelerin bırakılması krizden çıkış yolu iken İran için kriz bizzat sistem kurma aracıydı. Bu noktada Amerikan stratejisi yanlış okuma yaptı: İran rasyonel davranıyordu, sadece Washington’un tanımladığı biçimde değil.
Beşinci ders uluslararası sistemdir. Soğuk Savaş boyunca ABD’nin geniş çaplı operasyonları Sovyet tepkisiyle çakışmak zorundaydı. Bu nedenle Washington’un taktik alanı daraldı. ABD, operasyonun başarısı halinde küresel tepki, başarısızlığı halinde iç tepki arasında sıkışmıştı. Bu sıkışma Eagle Claw’un kaderini belirledi.
Bugün Washington’da İran’a yönelik askeri seçenekler konuşulduğunda Eagle Claw geri dönüyor. Ancak 1980 ile 2020’ler arasında üç temel fark var:
ABD 1980’lerde özel operasyon kapasitesini yeniden inşa etti. SOCOM’un, JSOC’un ve modern SOF mimarisinin ortaya çıkışı Eagle Claw’un dolaylı ürünüdür. Bugün ABD’nin özel kuvvetleri hem taktik hem teknik hem istihbarat hem de sensör füzyonu konusunda 1980’lerin ötesindedir.
ABD ayrıca “uzaktan güç projeksiyonu” konusunda da ilerledi. Drone mimarisi, uydu istihbaratı, siber kapasite ve derin elektronik savaş kabiliyeti, İran gibi ülkelere yönelik operasyon seçeneklerinin formunu genişletti. Ancak bu güç artışı aynı zamanda yeni bir paradoks doğurdu: ABD artık daha güçlü ama daha temkinli.
İran 1979’da rejim inşa ediyordu; bugün devlet kapasitesi, güvenlik bürokrasisi ve dış politika araçları konsolide durumda. Devrim Muhafızları bir milis gücü olmaktan çıkıp “devlet içi savunma doktrini + bölgesel nüfuz + ekonomik ağ + ideolojik yapı” kombinasyonuna dönüştü.
İran artık sadece bir ülke değil, bir mimari:
Bu mimari ABD’nin 1980’de karşılaşmadığı bir denklem üretir. Artık operasyonlar sadece İran’a karşı yapılmaz; İran’ın etki alanına karşı yapılır.
Ortadoğu 1980’de devlet merkezliydi; bugün çok-aktörlü. ABD’nin olası bir operasyonu artık sadece Tahran’ı değil Riyad’ı, Tel Aviv’i, Bağdat’ı, Moskova’yı ve Pekin’i ilgilendirir. Ayrıca enerji piyasaları artık daha hassas; iletişim ağları ise daha hızlıdır. Jeopolitik maliyet, eskisine göre daha çabuk fiyatlanır.
Soğuk Savaş sonrası dönemde “küresel hegemon” ABD iken, bugün küresel düzen çok merkezli. İran’ın arkasında Çin ile enerji bağı, Rusya ile savunma koordinasyonu, Körfez ile düşük yoğunluklu diplomasi bulunuyor. ABD operasyonu bu nedenle sadece askeri değil ekonomik ve diplomatik maliyet üretir.
Eagle Claw, ABD’nin İran’a yönelik askeri güç kullanımının teknik değil siyasi olduğunu gösterdi. Operasyonun başarısızlığı ABD’nin başarısız olduğu için değil, operasyonun siyaset tarafından tasarlandığı için kaçınılmazdı. Bugün aynı soru yeniden soruluyor: ABD isterse İran’a operasyon yapabilir mi? Evet. Ancak asıl soru farklıdır: ABD bunu yaptıktan sonra ne olur? İşte burada Eagle Claw’ın asıl değeri ortaya çıkar. Çünkü o operasyon bize şunu öğretir:
Bir ülkenin coğrafyasını, rejimini, toplumsal motivasyonunu, bölgesel ağlarını ve küresel bağlantılarını hesaba katmadan yapılan her askeri plan, başarı kazansa bile stratejik zafer üretmez.
Tarih sahasında İran kolay hedef olmadı; bugün de değil. Çünkü İran zor olduğu için değil, çok katmanlı olduğu için operasyonel zorluk üretir. Eagle Claw bunun ilk kanıtıdır; muhtemelen sonuncusu da olmayacaktır.
Devamını Oku
13 Ocak 2026 Salı - 12:00
Devamını Oku
12 Ocak 2026 Pazartesi - 10:25
Devamını Oku
09 Ocak 2026 Cuma - 10:07