BAE nasıl oldu da kabilelerden gelişip bölgesel bir güç mimarisine dönüştü? Cevap petrolde değil, İngiliz mühendisliğinde, ABD şemsiyesinde ve İsrail’le kurduğu soğuk ortaklıkta saklı.
0:00
--:--
Son Güncelleme: 13 Ocak 2026 Salı - 12:00 | GDH Haber
Birleşik Arap Emirlikleri’nin hikâyesi, Ortadoğu’da sandığımızın aksine duygularla değil çıkarlarla yazılmış bir hikâyedir. Bu ülkeyi anlamak için petrol fiyatlarına bakmak yeterli değildir; asıl bakılması gereken şey haritalardır. Çünkü BAE enerjiyle değil, koridorlarla çalışır. İngilizlerin çizdiği kıyı şeritleri, Amerikalıların sağladığı güvenlik şemsiyesi, İsrail’in teknoloji ve istihbarat omurgası ve kabile federasyonunun modern devlet kılığına sokulması bir araya geldiğinde BAE’nin bugünkü “duygusuz devlet” formu ortaya çıkar.
Ortadoğu’yu yıllarca açıklamak için kullanılan üç büyük çerçeve — Arap milliyetçiliği, Pan-İslamcılık ve anti-emperyalizm — BAE’yi açıklamakta yetersiz kalır. Çünkü bu ülke ne Mısır gibi duygusal milliyetçiliğe, ne İran gibi ideolojik bir devrim projesine, ne Suudi Arabistan gibi mezhep tabanlı bir dış politika modeline, ne de Katar gibi medya-diplomasi üzerinden çalışan bir nüfuz stratejisine yaslanır. BAE’nin dış politikası gösterişe değil mühendisliğe dayanır. Cümle sert ama doğrudur: Bu devlet hissiyatla değil, hesapla çalışır.
Bu soğuk mühendisliğin kökleri 20. yüzyıla değil, 19. yüzyıla gider. Bugün “Birleşik Arap Emirlikleri” diye bildiğimiz coğrafya, 1800’lerin başında İngilizlerin “Trucial Coast / Mütareke Sahili” adını verdiği bir kıyı laboratuvarıydı. Asıl mesele korsanlık değildi; mesele Hindistan yolu, Basra Körfezi geçişi, deniz ticareti ve ileride petrolün teyidiyle birlikte deniz güvenliği oldu. İngilizler bu kıyıyı fethetmediler; tasarladılar. Bu farkın altını çizmek önemlidir. BAE askeri işgalden değil, jeopolitik mühendislikten doğdu.
Ancak hikâyenin kırılma noktası 1971’de geldi. Britanya Körfez’den çekildi, emirlikler bir federasyon altında birleşti ve Şeyh Zayed bin Sultan’ın yönetiminde kabileleşmiş kıyı toplulukları modern bir devlet kılığına büründü. Modern devlet dediğime bakma; BAE hâlâ bir şirket gibi yönetilir, bir kabile gibi karar verir, bir devlet gibi hareket eder. Bu üçlü yapıyı anlamayan, BAE’yi anlamaz.
Bugün BAE’nin İsrail’le bu kadar rahat, bu kadar hızlı ve bu kadar açık ilişki kurabilmesinin sebebi de budur: bu devlet bir “Arap davası” devleti değildir. Filistin meselesini duygusal bir dosya olarak değil, soğuk bir maliyet hesabı olarak görür. Bu yüzden İsrail’le yakınlaşma bir “ihanet” değil, gecikmiş bir “çıkar normalizasyonu” olarak okunmalıdır. İsrail ile BAE aynı duyguyu paylaşmaz; aynı tehdidi paylaşır. O tehdit de İran’dır.
Yine bu yüzden BAE’yi yalnızca petrol geliriyle açıklamak eksiktir. Bir petrol ülkesi olan Suudi Arabistan bile 2015’e kadar bölgesel vekalet sahalarında BAE kadar aktif olmadı. BAE’nin Suriye, Libya, Yemen ve Sudan hattındaki nüfuz operasyonları, Körfez’de bir devletin “küçük ama keskin güç” olabileceğini gösterdi. BAE petrol zengini bir çadır devleti değil; vekalet savaşlarını bir dış politika enstrümanı olarak kurumsallaştırmış bir lojistik–deniz–güvenlik devletidir.
Kısacası BAE, Ortadoğu’daki klasik soruyu tersine çevirir: “Kimle birlikteyiz?” sorusundan daha önemlisi “hangi çıkarın içindeyiz?” sorusudur. Bu sorunun cevabını duygular vermez. Coğrafya, para, güvenlik ve teknoloji verir.
Birleşik Arap Emirlikleri’nin doğuş hikâyesi, romantik bir çöl anlatısı değildir. Kabaca 1820’den 1971’e kadar uzanan, yaklaşık yüz elli yıllık bir İngiliz tasarımıdır. Bu tasarımın adı o dönemde “Trucial Coast” (Mütareke Sahili) idi. Bugün Abu Dabi, Dubai, Sharjah, Ras al-Khaimah, Fujairah ve Ajman’ın bulunduğu kıyı şeridi, Britanya için Hint rotasının en hassas güvenlik hattıydı. Bölgedeki emirlikler ise modern devlet tanımıyla bile ölçülmeyecek kadar kabile temelli, deniz geçimi üzerinden var olan mikro yönetim alanlarıydı. İngilizler bu alanları işgal etmediler; üstlerinden bir ağ geçirdiler.
Bu ağın kurulma gerekçesi olarak tarih kitapları hâlâ “korsanlık” meselesini tekrarlar. Halbuki konu korsanlıktan çok, kontrolsüz ticaret ve düzensiz güvenlik meselesiydi. Basra Körfezi’nin ağzını tutmak, Hint alt kıtasına giden rotayı güvence altına almak, ileri de petrolün teyit edilmesiyle birlikte bölgeyi “mal akışı” açısından steril tutmak İngiliz stratejisinin temeliydi. Nitekim İngilizler körfezin kuzey ucunda Osmanlı’yla uğraşırken, güney ucunda kabilelerle anlaşmalar yapmayı tercih etti. Bu ilişkiler “himaye”, “koruma” ve “düzen” retoriği altında yürüdü. Ama arkasında üç çıplak gerçek vardı: rota, lojistik, ticaret.
1820’de yapılan “Genel Deniz Barışı” anlaşmasıyla bölgedeki kabile liderleri İngiltere’yle koruma anlaşmaları imzaladı. Bu anlaşmaların kritik sonucu şu oldu: Osmanlı bölgeyi siyasi olarak kaybetti, İngiliz ise bölgeyi askeri olarak değil ekonomik ve diplomatik olarak kazandı. İngiltere askeri garnizon kurmadı çünkü riske gerek yoktu; kabile emirlerini “vekâlet düzeni”yle birbirine bağlamak daha ucuz ve daha etkiliydi. İşte BAE’nin bugün vekalet savaşlarında bu kadar rahatsız etmeyen bir dil kullanmasının kökü buradadır: bu devlet vekaletle kurulmuştur.
Trucial Coast düzeni ilerledikçe İngiltere, kabile emirlerine hem dış tehditlere karşı koruma hem de iç düzenlemelerde hakemlik yaptı. Kabileler kendi aralarında savaşmadı, İngiltere aralarında hakemlik yaptı; kabileler dış güçlerle anlaşma yapamadı, İngiltere dış dünyayla aralarına filtre oldu; kabileler modern devlet gibi davranmadı, İngiltere onlar adına uluslararası hukukta aktörleşti. Böylece köy ölçeğindeki topluluklar, küresel güç tarafından proto-devlet düzeyine getirildi. Daha açık bir cümleyle söyleyelim: İngilizler kabilelerden devlet yaptı.
Bu süreç 20. yüzyılın ortasında petrolün doğrulanmasıyla stratejik bir kırılma kazandı. Petrol bölgedeki kabile emirliklerinin varlığını meşrulaştırdı, İngilizlerin bölgedeki mühendisliğini tahkim etti, Amerikan güvenlik şemsiyesine açık bir koridor yarattı. 1960’larda İngiltere Körfez’den çekilmeye karar verdiğinde, bölge kabile yapıları henüz modern devletleşmeye hazır değildi. Bu nedenle İngilizler federasyon fikrini sahaya sürdü. Çünkü federasyon, kabilelerin “bir araya gelmiş modern devlet” değil, “dış güç tarafından çerçevelenmiş kabile aktörleri” olarak kalmasını sağlıyordu.
1971’de federasyon ilan edildiğinde Abu Dabi ile Dubai arasında bir güç dengesi kuruldu. Abu Dabi petrolün, Dubai ise ticaretin merkeziydi. Bu iki pota arasında kalan diğer emirlikler federasyona katıldı. Ras al-Khaimah ise bir yıl gecikmeyle federasyona dahil oldu; bu gecikme bile kabile alanları ile devlet alanları arasındaki gerginliği gösterir.
Bu federasyonun sembolik lideri Şeyh Zayed bin Sultan oldu. Ama sembolik demem hafifletme değil; gerçeğin kendisidir. Zayed’in ustalığı kabile diplomasisiyle modern devlet diplomasisini birleştirmesiydi. Kabile reisini devlet başkanına çevirdi, kabile anlaşmasını dış politika anlaşmasına çevirdi, kabile sadakatini vatandaş sadakatine çevirdi. İngilizlerin kurduğu iskelete Zayed ruh üfledi. Ama bu ruh romantik bir Arap milliyetçiliği değildi. Tam tersine, dış güçlerle çalışmaya uygun, çıkar odaklı, duygusuz bir pragmatizmdi.
1971 federasyonu kurulurken dikkat çeken bir başka nokta daha vardır: İngiltere Körfez’den çekilirken bölgeyi boş bırakmadı; sadece aktör değiştirdi. Güvenlik şemsiyesi İngiltere’den ABD’ye devredildi. Bu devir teslim sessiz yapıldı. Bu sessizlik gerçek anlamda stratejik sessizlikti. BAE’nin bugünkü dünya haritasındaki konumu da bu iki sessizliğin toplamıdır: İngiliz tasarımı + Amerikan koruması.
Bu nedenle BAE’nin İsrail’le yakın ilişkisini “ihanet” diye açıklamak siyasi analiz değil duygusal refleks olur. Çünkü federasyonun kuruluş mantığı bile Arap dayanışması değil Batılı güvenlik tasarımıdır. Federasyonun ruhu “ümmet” değil, “çıkar”dır. Bu yüzden BAE İsrail’le bugün değil, aslında 1970’lerde bile aynı güvenlik mimarisinin içine düşmüştü. Abraham Anlaşmaları bunun ilan edilmiş halidir; yenilik değil itiraf kısmıdır.
Birleşik Arap Emirlikleri’nin iç mantığını anlamak için Şeyh Zayed bin Sultan Al Nahyan’ı doğru konumlandırmak gerekir. Batı basını onu “çölün bilge lideri” diye romantize etmeyi sever; Arap dünyası ise onu “birleştirici emir” olarak anlatır. Bu anlatıların politik değeri vardır ama analitik değeri sınırlıdır. Zayed’i ikisinden de çıkarıp doğru yere koyarsak şu cümle çıkar: Şeyh Zayed kabile diplomasisini modern devlet diplomasisine dönüştüren adamdır.
Al Nahyan ailesi bölgedeki en büyük kabile konfederasyonlarından biri olan Beni Yas yapısından gelir. Kökenleri konusundaki tartışmalar yoğun olsa da iki çıkar yoluna bağlanır: kimi kaynaklar güney Necid hattına, kimi kaynaklar ise kıyı Beni Yas yerleşmelerine işaret eder. Bu köken tartışmasının önemi soy için değil strateji içindir. Çünkü Zayed liderliğindeki Abu Dabi, tarihsel olarak iç bölgelerin kabile ağı ile dış bölgelerin ticaret ağını birleştiren pozisyonda durdu. Bu pozisyon bugün bile BAE’yi açıklamak için önemlidir: içeri kabile, dışarı ticaret.
Petrolün doğrulanması bu denklemi iki yönden değiştirdi:
Bu dönüşümün adı sosyal bilimlerde nettir: rentier devlet. Yani gelir üretmeyen ama gelir dağıtan devlet. BAE’de devlet vergiyle değil petrol rantıyla çalışır. Vatandaşa “vergi karşılığı hak” yerine “dağıtım karşılığı sadakat” verir. Bu yüzden BAE’de nüfus planlaması da devletin kontrolündedir. Bugün BAE nüfusunun yaklaşık yüzde 12’si vatandaş, geri kalanı misafir işgücüdür. Bu misafirlik kavramı ideolojik değil hukuki bir statüdür. BAE bir göç ülkesi değildir; çalıştırıp gönderen ülkedir.
Petrol Zayed’i güçlendirdi ama devletin dünya ile bağını petrol kurmadı. Devletin dünyaya açılan kapısını ticaret açtı. Bu kapıyı da Abu Dabi değil Dubai taşıdı. Al Maktoum ailesinin yönettiği Dubai, petrolü olmayan ama ticareti olan bir şehir-devlet modeliydi. Dubai’nin amacı petrol değil akıştı: akışın adı da para, finans, gemi, liman, lojistik, teknoloji ve kredidir. Dubai bu modeli İngilizlerle, daha sonra Amerikalılarla kurdu. Nihayetinde Abu Dabi petrolüyle, Dubai limanlarıyla bir federasyon inşa edildi. Diğer emirlikler bu iki merkez arasında federatif “eşik” işlevi gördü.
Bu iki merkezli yapı yüzünden BAE’nin dış politika dili hep duygusuz oldu. Çünkü duygusallık para için de petrol için de güvenlik için de risk demektir. Bu noktada İsrail dosyası giriyor.
Bugün BAE’nin İsrail’le iyi ilişkilerini birçok kişi 2020’deki Abraham Anlaşmaları'na bağlar. Bu büyük bir analitik hatadır. Bu ilişki 2020’de başlamadı; 2020’de ilan edildi. BAE’nin İsrail’le yakınlaşmasının üç çıplak sebebi vardır:
Bir: Ortak Tehdit — İran
İran, BAE için ideolojik tehdit değil lojistik tehdittir. Çünkü İran Körfez geçişlerinin kapatma riskini taşır. İsrail ise İran’ı ideolojik değil nükleer ve askeri tehdit olarak görür. Böylece iki aktör duyguda değil tehdidin nesnesinde birleşir. Bu nesne Tahrandır.
İki: Ortak Koruyucu — ABD
ABD Körfez’in güvenlik mimarisi için İsrail’i taşır; İsrail de Körfez’in finansal ve lojistik duvarını taşır. Bu ikisi Pentagon’un masasında çakışır. Abraham Anlaşmaları’nın perde arkasını yazanlar diplomatlar değil askerler ve istihbaratçılardır.
Üç: Ortak Çıkar — Teknoloji ve Güvenlik Sektörü
İsrail su teknolojisi, siber teknoloji, tarım teknolojisi, drone teknolojisi ve güvenlik teknolojisinde dünyanın ilk 5 aktöründen biridir. BAE ise bu teknolojilerin uygulama alanına, finansal kapasitesine ve bölgesel açılımına sahiptir. Yani İsrail üretir, BAE uygular. Bu ilişki siyaset değil ekonomidir.
Burada kritik bir cümle geliyor hocam, bunu özellikle yazıyorum:
Filistin bu denklemin içinde yoktur, çünkü bu denklem duyguyla değil maliyetle yazılmıştır. Filistin BAE için artık bir “Arap davası” değil, kamuoyu maliyeti düşük bir diplomatik dosyadır. Bu yüzden BAE’nin İsrail’le yakınlığı “ihanet” olarak değil pan-Arabizmin çöküşü olarak değerlendirilmelidir.
Bu çöküşün sonucu şu resmi üretir: BAE bölgede İsrail’le kavga etmeyi risk, birlikte çalışmayı fırsat olarak okuyan ilk Arap devletidir.
Bu okumanın dış politika yansıması ise vekalet sahalarında görülecektir.
Birleşik Arap Emirlikleri küçük bir devlet değildir; küçük bir harita oyuncusudur. Bu önemli fark genellikle gözden kaçar. Coğrafi olarak küçük, nüfus olarak sınırlı, hatta siyasi kültür olarak kabile temelli bir yapı olmasına rağmen BAE, Ortadoğu’nun üç kritik sahasında vekâlet gücü olarak rol aldı: Yemen, Libya ve Sudan. Bu sahalarda ideoloji taşımadı, mezhep taşımadı, duygu taşımadı. Sadece çıkar taşıdı. Bu nedenle BAE’nin dış politikasını anlamak için “Neden yaptı?” sorusundan çok “Neye yaradı?” sorusunu sormak gerekir.
Yemen sahası dışarıdan bakıldığında İran–Suudi gerginliğinin bir yansıması gibi görünür. Ancak BAE’nin motivasyonu Suudi Arabistan’dan farklıdır. Suudiler Yemen’de ideolojik ve güvenlik ağırlıklı bir mücadele yürüttü; BAE ise deniz koridoru odaklı hareket etti. Burada kritik nokta Bab el-Mendeb Boğazıdır. Bu boğaz Kızıldeniz ile Hint Okyanusu’nu birbirine bağlar; Süveyş hattının devamıdır. Bu hatta hâkim olmak BAE için Körfez’in ötesine uzanan lojistik kontrol demektir.
BAE bu yüzden Yemen’de sadece Husilerle değil, merkezi hükümetle, aşiretlerle ve özellikle Güney Geçiş Konseyi (STC) ile çalıştı. Çünkü BAE’nin hedefi Yemen’i “birleştirmek” değil bölmekti. Birleşik Yemen, Riyad için iyidir; Güney Yemen ise Abu Dabi için. Bu ayrımın adı serttir ama doğrudur: BAE Yemen’i bir ulus-devlet olarak değil, bir liman devleti olarak okudu. Bu yüzden Aden, Mokha ve Perim adası BAE’nin stratejik hamle alanları oldu.
Bir devletin dış politikasında niyet değil altyapı belirleyicidir. BAE’nin Yemen’deki altyapısı petrol boru hatları değil liman zincirleridir. Dubai Ports World (DP World) bu zincirin ekonomik taşıyıcısıdır. Böylece BAE sahayı vekalet savaşından ticari koridora çevirdi.
Libya sahasında BAE bir iç savaşın tarafı değil, enerji ve liman çıkarlarının koruyucusudur. General Hafter’in desteklenmesi Arap milliyetçiliği romantizmiyle açıklanamaz; Hafter BAE için emniyetli liman yönetimi ve çatışmasız enerji akışı demektir. Bu sahada BAE’nin Suudi Arabistan ve Mısır ile birlikte hareket etmesi masada güçtür; ancak sahada asıl çarpışan aktör Türkiye ve BAE oldu. Suriye’de karşıt, Libya’da karşıt, Yemen’de paralel; bu tablo, bölgede ittifakların duyguyla değil dosyayla kurulduğunu gösterir.
BAE Libya’da ideolojik aktör olarak İslamcılığa karşı konumlandı; bu doğru. Fakat daha doğru olan şudur: BAE Libya’da İhvan’ı değil karmaşayı tehlike olarak gördü. Çünkü karmaşa limanları susturur, enerji akışını bozar, petrol şirketlerini ürkütür ve uluslararası finansı çeker. BAE Libya’da demokrasiyi getirmek değil ticareti güvence altına almak istedi. Bu hedef doğrultusunda Hafter araçtı. Araç değişebilir; hedef değişmez.
Sudan sahası genellikle göz ardı edilir çünkü medya Yemen ve Libya’yı öne çıkarır. Ancak BAE’nin en soğuk ve uzun vadeli stratejisi Sudan hattındadır. Sudan BAE için üç şeydir:
Sudan’da iç savaşın en görünür aktörü Hızlı Destek Kuvvetleri (RSF) komutanı Hemedti’dir. Bu yapının Birleşik Arap Emirlikleri ile ilişkisi insani yardım sohbeti değildir; finans–lojistik–koridor ilişkisidir. RSF altın çıkarır, BAE alır, finans akışı Dubai üzerinden döner. Bu döngü Sudan’ı istikrarsızlaştırmak için değil Sudan’ın istikrarsızlığından pozisyon almak için çalışır.
Bu sahaların ortak noktası şudur: BAE burada devlet kurmaya çalışmaz; düzen kurmaya çalışır. Bu düzen bir demokrasi düzeni değildir. Bu düzen bir kabile düzeni değildir. Bu düzen bir ideoloji düzeni değildir. Bu düzen ticaret düzenidir. BAE’nin dış politikası bu yüzden insancıllaştırılamaz. Bu politika duygusuzdur, çünkü duygular ticarette risk üretir.
Bu modelin özeti tek cümleyle şöyledir:
BAE duyguları değil koridorları yönetir.
Koridor da duyguyla değil güçle yönetilir.
Devamını Oku
12 Ocak 2026 Pazartesi - 10:25
Devamını Oku
09 Ocak 2026 Cuma - 10:07
Devamını Oku
08 Ocak 2026 Perşembe - 13:40