GDH’ın değerli okuyucuları. Sizin bu satırları okuduğunuz ya da dinlediğiniz saatlerde ABD-İsrail ikilisi İran’ın tüm enerji alt yapısını ortadan kaldıran saldırısına ya başlamış olacak ya da Trump ültimatom uzatma oyununda bir hamle ileri gidecek. Her koşul altında İran’ın kısıldığı kapandan çıkıp çıkamayacağı meselesi daha uzun bir süre gündemimizi meşgul edecek. Ama daha önemlisi, İran’ın nükleer programını ortadan kaldırmak ya da mevcut rejimi yıkmak ABD-İsrail ikilisini tatmin etmeye yetecek mi? Yetmeyecekse sonra sıra kime gelecek?
Hiçbir stratejik değeri olmadığına dair ABD yüksek bürokrasinin, yaklaşık 80 yıldır yaptığı uyarılara rağmen, Roosevelt’ten bu yana tüm ABD başkanlarının “ahlaki sorumluluk” kisvesi altında Ortadoğu’daki ülkelere saldırması için İsrail’e tanıdıkları kredide bugün yeni bir aşamaya geçildi. İsrail’in, ABD gibi liberal bir demokrasiye evrilerek medeniyetten nasibini almasını beklerken, gelişme tam tersi yönde oldu. ABD bugün İsrail’in benimsediği ırkçı, ayrımcı, teolojik hedefler doğrultusunda politikalarını belirleyen bir ülkeye dönüştü.
“Tercih Savaşı” ya da İsrail’in zincirleme savaş konsepti
Bu politik çizgiyi anlamak için 1930’lu yıllardan itibaren İsrail’in genişlemek için güttüğü “Tercih Savaşı” kavramı üzerinde durmak lazım. Ve tabi bu kavrama giden yola çıkarken uğramamız gereken ilk durak, Siyonist terörizmin yine eş zamanlı olarak tüm uluslararası topluma enjekte ettiği “küçük, zayıf, zavallı yahudi devletinin” komşuları tarafından denize dökülmek istendiği efsanesidir. İsrail bugün bölgesindeki işgal alanına genişletmeye yönelik maksimalist politikalarına henüz bir devlet olarak kurulmadan önce 1936 yılında İngiltere tarafından hazırlanan Peel Komisyonu Planı’nı reddederek ve akabinde Birleşmiş Milletler’in 1947 tarihli Filistin’in taksimi planını sabote ederek başladı. Bu süreçte terörizm başlıca silahlarıydı. King David Oteli’ne düzenledikleri bombalı saldırı ve Birlemiş Milletler Arabulucusu Folke Bernadotte’yi katletmeleri bu yolda attıkları ilk adımlardı. İsraillilerin Filistin topraklarında “vatansız bir halk” olduklarına dair küresel palavraları 19’uncu yüzyıl sonundaki bölgenin nüfusuna dair kayıtlarla ispatlanmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu döneminde 1893 yılı verilerine göre Araplar nüfusun yüzde 95’ini oluşturuyordu ve Yahudilerin nüfusu 15 ila 17 bin arasında değişmekteydi. Aynı dönemde Avrupa’dan başlayan Yahudi göçü dalgası da bu toplumun Filistin topraklarını ne kadar vatan olarak gördüklerine dair önemli bir göstergedir. Avrupa’yı terk eden yaklaşık 4 milyon yahudinin ancak 400 bini Filistin’e gelirken geri kalanların tamamı kendilerine yeni vatan olarak ABD’yi belirlemiştir.






