SON DAKİKA:

İsrail ve ABD'nin İran'ı "Taş Devri"ne döndürmek için ileri sürdüğü gerekçeler yakın gelecekte bölgedeki bir başka ülke için daha geçerli olacaktır. Bunun için İsrail'in henüz bir devlet olmadan önce Ortadoğu'da başlattığı terörizmin tarihine bakmak yeterli olacaktır.
0:00
--:--
Son Güncelleme: 08 Nisan 2026 Çarşamba - 08:48 | GDH Haber
GDH’ın değerli okuyucuları. Sizin bu satırları okuduğunuz ya da dinlediğiniz saatlerde ABD-İsrail ikilisi İran’ın tüm enerji alt yapısını ortadan kaldıran saldırısına ya başlamış olacak ya da Trump ültimatom uzatma oyununda bir hamle ileri gidecek. Her koşul altında İran’ın kısıldığı kapandan çıkıp çıkamayacağı meselesi daha uzun bir süre gündemimizi meşgul edecek. Ama daha önemlisi, İran’ın nükleer programını ortadan kaldırmak ya da mevcut rejimi yıkmak ABD-İsrail ikilisini tatmin etmeye yetecek mi? Yetmeyecekse sonra sıra kime gelecek?
Hiçbir stratejik değeri olmadığına dair ABD yüksek bürokrasinin, yaklaşık 80 yıldır yaptığı uyarılara rağmen, Roosevelt’ten bu yana tüm ABD başkanlarının “ahlaki sorumluluk” kisvesi altında Ortadoğu’daki ülkelere saldırması için İsrail’e tanıdıkları kredide bugün yeni bir aşamaya geçildi. İsrail’in, ABD gibi liberal bir demokrasiye evrilerek medeniyetten nasibini almasını beklerken, gelişme tam tersi yönde oldu. ABD bugün İsrail’in benimsediği ırkçı, ayrımcı, teolojik hedefler doğrultusunda politikalarını belirleyen bir ülkeye dönüştü.
“Tercih Savaşı” ya da İsrail’in zincirleme savaş konsepti
Bu politik çizgiyi anlamak için 1930’lu yıllardan itibaren İsrail’in genişlemek için güttüğü “Tercih Savaşı” kavramı üzerinde durmak lazım. Ve tabi bu kavrama giden yola çıkarken uğramamız gereken ilk durak, Siyonist terörizmin yine eş zamanlı olarak tüm uluslararası topluma enjekte ettiği “küçük, zayıf, zavallı yahudi devletinin” komşuları tarafından denize dökülmek istendiği efsanesidir. İsrail bugün bölgesindeki işgal alanına genişletmeye yönelik maksimalist politikalarına henüz bir devlet olarak kurulmadan önce 1936 yılında İngiltere tarafından hazırlanan Peel Komisyonu Planı’nı reddederek ve akabinde Birleşmiş Milletler’in 1947 tarihli Filistin’in taksimi planını sabote ederek başladı. Bu süreçte terörizm başlıca silahlarıydı. King David Oteli’ne düzenledikleri bombalı saldırı ve Birlemiş Milletler Arabulucusu Folke Bernadotte’yi katletmeleri bu yolda attıkları ilk adımlardı. İsraillilerin Filistin topraklarında “vatansız bir halk” olduklarına dair küresel palavraları 19’uncu yüzyıl sonundaki bölgenin nüfusuna dair kayıtlarla ispatlanmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu döneminde 1893 yılı verilerine göre Araplar nüfusun yüzde 95’ini oluşturuyordu ve Yahudilerin nüfusu 15 ila 17 bin arasında değişmekteydi. Aynı dönemde Avrupa’dan başlayan Yahudi göçü dalgası da bu toplumun Filistin topraklarını ne kadar vatan olarak gördüklerine dair önemli bir göstergedir. Avrupa’yı terk eden yaklaşık 4 milyon yahudinin ancak 400 bini Filistin’e gelirken geri kalanların tamamı kendilerine yeni vatan olarak ABD’yi belirlemiştir.
İsrail kuruluşundan itibaren “ne zavallı, ne çaresizdi”
1947 ve 1948 yıllarında iki aşama halinde yaşanan Arap-İsrail savaşları ile ilgili bilinmesi gereken iki husus vardır. Askeri tarihçilere göre İsrail o tarihte dahi zavallı durumda değildi ve askeri bakımdan üstün durumdaydılar. İngiliz sömürgeciliğine karşı faaliyet gösteren Arap silahlı hareketleri zaten 1936-1939 yılları arasında ezilmişti. İsrail 1948 yılındaki savaş sırasında Avrupa’dan göç eden ve müttefik ordularında çarpışmış Yahudiler sayesinde ordusunun mevcudunu ağustos ayında 90 bine ulaştırdı. Dahası, İkinci Dünya Savaşı sonrasında açığa çıkan çok miktarda silah ve mühimmat Yahudilere temin edilmekteydi. Daha trajik olan ise 1948 savaşı sırasında Ürdün Kralı Abdullah ile ordusuna komuta eden İngiliz General John Bagot Glubb’un, İsrail ile savaşmak yerine Suriye ve Mısır’ın bölgede nüfuz kazanmasını önlemeye, dahası,Ürdün’ün yanı başında bir Arap/Filistin devleti kurulmasını engelleme hedefine odaklanmalarıydı. Yani, ortada hiçbir zaman Yahudileri yok etmek için oluşturulmuş bir Arap koalisyonu yoktu. İsrailli görece yeni nesil tarihçiler kuşağından Avi Shlaim gibi isimlerin gündeme getirdikleri üzere 1967 ve 1973 savaşlarının da başlıca sorumlusu İsrail’di. İsrail’in her iki savaştaki temel amaçları, “bölgede güç dengelerini değiştirmek, caydırıcılığı artırmak, Mısır ve Suriye’yi askeri açıdan zayıflatmak”olarak belirlenmişti. Toprak kazanmak henüz öncelikler arasında gerilerde yer almaktaydı. Eski İsrail Başbakanı Menahem Begin 1967 savaşını tanımlarken ilk defa “Tercih Savaşı” kavramını kullanmış ve “Burada dürüst olmak zorundayız. Nasır’a saldırmayı biz istedik” demişti. 1960’lı yıllarda Kennedy’nin ABD başkanlığı dönemiyle beraber Federal Almanya üzerinden İsrail’e yapılan ağır silah sevkiyatları 1970’li yıllarda İsrail’in işgal politikalarının sürdürülebilir kılınmasında önemli rol oynadı. Keza bir başka İsrailli tarihçi Benny Morris 1973 savaşına dair şu tespiti yapmaktadır: “ Mısır ve Suriye her ne kadar 1973 yılının Ekim ayında İsrail’e saldırmış olsalar da hedefleri sınırlıydı. Her iki ülke de nükleer güce sahip olan İsrail’i yok etmeye yönelik bir savaşın intihar olduğunu biliyorlardı. Hafız Esad ve Enver Sedat’ın derdi, 1967 savaşında kaybettikleri Sina Yarımadası ile Golan Tepelerini geri alarak ulusal onurlarında açılan yarayı tedavi etmekti.
Komşularına karşı sürdürülebilir bir kriz siyaseti izleyen İsrail günümüzde, balistik füze ve dron tehditlerini hatta nükleer programları gerekçe göstererek bu maksimalist yayılma hedeflerini sınırlarının ötesine taşımış durumdadır. Donald Trump gibi dümen suyu sandalı olmaya gönüllü bir ABD başkanı bulmuş olmanın konforuyla bu süreci sonuna kadar zorlayacakları anlaşılıyor. Körfez ülkelerinin 70 yıllık gaflet uykularından uyanmamaları halinde İsrail’in İran ile yetinmeyeceği de muhakkaktır.
Devamını Oku
01 Nisan 2026 Çarşamba - 00:00
Devamını Oku
25 Mart 2026 Çarşamba - 08:26
Devamını Oku
18 Mart 2026 Çarşamba - 07:55