Kadim kültürümüz, eğitimi yalnızca öğretmek değil anlam kazandırmak olarak görürdü. Pedagoji teknikle başlar; ama kalbe dokunan niyet olmadan bilgi kök salmaz.
0:00
--:--
Son Güncelleme: 26 Şubat 2026 Perşembe - 01:06 | GDH Haber
Eğitim bugün çoğu zaman takvimle, müfredatla ve sınav takvimiyle anılıyor. Oysa bir zamanlar eğitim, yalnızca bir öğretim süreci değil; bir merasim, bir dua, bir toplumsal şuur meselesiydi. Osmanlı’da çocuğun mektebe başlaması, sıradan bir kayıt işlemi değil; hayatın yeni bir safhasına besmeleyle adım atmaktı.
“Sinn-i temyiz” denilen idrak çağına erişen çocuk, belirli bir yaşa geldiğinde mahalle mektebine başlatılırdı. Fakat bu başlangıç sessiz sedasız olmazdı. Günler öncesinden hazırlık yapılır, yeni kıyafetler alınır, hayırlı bir gün seçilir, akrabaya ve komşuya haber salınırdı. Çünkü mesele yalnızca okumaya başlamak değil; ilme yönelmenin toplum önünde ilan edilmesiydi.
Bu merasimin evde yapılan kısmına “bed-i besmele” denirdi: Besmeleyle başlamak… Çocuk, hocasının dizinin dibinde ilk kelimesini “Bismillah” ile söyler, ardından “Rabbi yessir” duasıyla yoluna niyet ederdi. Böylece eğitim, kuru bir bilgi aktarımından önce manevi bir çerçeveye yerleştirilirdi. İlmin başlangıcı, kolaylık ve hayır duasıyla mühürlenirdi.
Ardından mahalleyi şenlendiren “âmin alayı” başlardı. Mektepli çocuklar temiz elbiseleriyle sıralanır, ilahiler eşliğinde yeni öğrencinin evine doğru yürürlerdi. Önde rahle ve mushaf, arkada ilahiciler, onların ardından hep bir ağızdan “âmin” diyen çocuklar… Sokaklar dua ve sevinçle dolardı. Bu manzara, eğitimin bireysel değil toplumsal bir değer olduğunun en canlı göstergesiydi.
Evde toplanan aile büyükleri, hocalar ve davetliler huzurunda çocuk besmele çeker, elifbânın ilk satırını açardı. “Rabbi zidnî ilmen” duası üç kez tekrar edilir, her seferinde cemaat “âmin” derdi. Bu tekrar, ilmin sürekliliğine yapılan bir vurgu gibiydi: Öğrenmek bir defalık değil, ömürlük bir yolculuktu.
Merasimin sonunda hediyeler takdim edilir, tatlılar ikram edilir, gül suyu serpilerek günün hatırası zarafetle taçlandırılırdı. İmkânları ölçüsünde herkes bu sevince ortak olur, kimi evinde geniş bir davet verir, kimi kapısının önünde samimi bir dua ile evladını mektebe uğurlardı. Çünkü burada esas olan ihtişam değil; gönülden gelen niyet ve ilme duyulan hürmetti.
Bu törenlerin pedagojik boyutu üzerinde durmak gerekir. Çocuğun okulla ilk teması korkuyla değil, sevinçle kuruluyordu. Mahalle halkının iştiraki, mektebi hayatın doğal ve kıymetli bir parçası hâline getiriyordu. Eğitim, dört duvar arasına sıkışmış bir zorunluluk değil; toplumun sahiplendiği bir ideal olarak sunuluyordu.
Mektep ilahileri de bu ruhun bir parçasıydı. Çocuk şarkılarının yaygın olmadığı dönemlerde ilahiler, hem müzik ihtiyacını karşılıyor hem de içerikleriyle Kur’an sevgisini, Peygamber muhabbetini, ilim aşkını, güzel ahlakı ve vatan bilincini telkin ediyordu. Yunus Emre’nin, Niyâzî-yi Mısrî’nin dizeleriyle büyüyen bir çocuk için eğitim, yalnızca alfabe öğrenmek değil; bir anlam dünyasına girmekti.
Bed-i besmele geleneği bize şunu hatırlatır: Eğitim, zihni doldurmadan önce kalbi yönlendirme işidir. İlmin kıymeti, hocanın değeri ve öğrenmenin bereketi daha ilk gün çocuğun hafızasına nakşedilirdi. Bu nedenle mektebe adım atan çocuk, kendini bilinmez bir disiplin alanına değil; dua ve ilgiyle karşılanan bir anlam dünyasına giriyor hissederdi. Böyle bir başlangıç, korkuyu değil merakı beslerdi. Çünkü merak, güven duygusunun olduğu yerde filizlenir; heyecan ise değer verilen bir yolculuğun doğal sonucudur.
Modern pedagoji de aslında aynı gerçeği farklı kavramlarla dile getiriyor. Çocuğun öğrenmeye karşı içsel motivasyon geliştirmesi, okula aidiyet hissetmesi, öğretmeniyle güven ilişkisi kurması bugün eğitim bilimlerinin temel başlıkları arasında yer alıyor. Okula uyum programları, oryantasyon haftaları, sınıf içi sosyal-duygusal öğrenme uygulamaları hep bu amaca hizmet ediyor: Çocuğun kaygısını azaltmak, merakını canlı tutmak ve öğrenmeyi bir keşif sürecine dönüştürmek. Ancak bu süreç çoğu zaman teknik araçlar ve yöntemler üzerinden tasarlanıyor; ritüel ve anlam boyutu ihmal edilebiliyor.
Geçmişten ilham almamız gereken nokta tam da burada duruyor. Bed-i besmele, pedagojik olarak çocuğun eğitimle kuracağı ilk duygusal bağı güçlendiren bir başlangıç modeliydi. Bugün aynı ruhu; okula başlama törenlerinde, öğretmenin öğrenciyi bireysel olarak karşılamasında, ailelerin sürece bilinçli katılımında, öğrenmeyi bir değer ve sorumluluk bilinciyle çerçevelemede yeniden üretebiliriz. Eğitim yalnızca yöntemle değil, niyetle de şekillenir. Çocuğun kalbine dokunmadan zihnine ulaşmak mümkün değildir; merakı sürdürülebilir kılmanın yolu, öğrenmeye anlam kazandırmaktan geçer.
Belki de yeniden sormamız gereken soru şudur: Çocuklarımızı okula kaydediyoruz; peki onları ilim yolculuğuna hangi anlamla uğurluyoruz?
Devamını Oku
17 Şubat 2026 Salı - 09:54
Devamını Oku
02 Şubat 2026 Pazartesi - 22:16
Devamını Oku
27 Ocak 2026 Salı - 23:24