Petrolün kokusunu alan müdahale, demokrasinin kılıfına bürünürse ne olur? ABD’nin Venezuela politikası tesadüf değil, 200 yıllık bir geleneğin devamıdır. Monroe Doktrini'nden "Demokrasi İhracı"na; müdahaleciliğin askerî, ekonomik ve istihbari şifrelerini çözüyoruz.
0:00
--:--
Son Güncelleme: 03 Ocak 2026 Cumartesi - 11:09 | GDH Haber
Amerika Birleşik Devletleri’nin dış politikası, 20. yüzyılın başlarından itibaren yalnızca diplomatik ilişkilerle sınırlı kalmamış; askerî, ekonomik, siyasi ve istihbarî araçların birlikte kullanıldığı çok katmanlı bir müdahalecilik pratiği üretmiştir. Bu pratiğin güncel örneklerinden biri, Venezuela üzerinde yoğunlaşan Amerikan politikalarıdır. Ancak Venezuela’ya yönelik müdahaleleri anlamak için bu süreci istisnai bir vaka olarak değil, ABD’nin küresel güç davranışının tarihsel sürekliliği içinde değerlendirmek gerekir.
ABD’nin müdahaleci dış politikası, 1823 tarihli Monroe Doktrini ile ideolojik bir çerçeve kazanmıştır. “Amerika Amerikalılarındır” söylemi, başlangıçta Avrupa sömürgeciliğine karşı bir savunma refleksi olarak sunulsa da zamanla ABD’nin Latin Amerika üzerindeki nüfuzunu meşrulaştıran bir araca dönüşmüştür.
20. yüzyıl boyunca bu yaklaşım; Orta ve Güney Amerika’da hükümet değişikliklerine müdahale, askerî darbelerin desteklenmesi ve ekonomik baskı mekanizmalarının uygulanması şeklinde somutlaşmıştır.
Soğuk Savaş döneminde müdahalecilik, komünizmle mücadele söylemiyle küresel bir boyut kazanmıştır. İran (1953), Guatemala (1954), Şili (1973) ve Endonezya (1965) gibi örneklerde ABD, doğrudan askerî işgal yerine istihbarat operasyonları, ekonomik baskılar ve yerel aktörlerin desteklenmesi yoluyla rejim değişikliklerine zemin hazırlamıştır. Bu müdahaleler, ulusal egemenlik ilkesinin fiilen askıya alındığı yeni bir güç ilişkisi modelini ortaya çıkarmıştır.
Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte ABD’nin müdahalecilik gerekçeleri değişmiş, ancak müdahale pratiği ortadan kalkmamıştır. Bu dönemde “demokrasi ihracı”, “insan hakları”, “terörle mücadele” ve “istikrarın korunması” gibi kavramlar, dış müdahalelerin meşrulaştırıcı söylemleri hâline gelmiştir.
Askerî işgallerin yanı sıra:
gibi dolaylı müdahale araçları öne çıkmıştır. Böylece müdahalecilik, daha az görünür ama daha kalıcı sonuçlar üreten bir biçim almıştır.
Venezuela’ya yönelik ABD müdahaleleri, bu genel çerçevenin güncel bir yansımasıdır. Venezuela’nın dünyanın en büyük petrol rezervlerinden birine sahip olması, ülkeyi yalnızca bölgesel değil, küresel ölçekte stratejik bir aktör hâline getirmiştir.
ABD, özellikle 2000’li yıllardan itibaren Venezuela’daki siyasi iktidarın anti-emperyalist ve devletçi politikalarını kendi çıkarları açısından tehdit olarak değerlendirmiştir.
Bu bağlamda ABD:
Uygulanan yaptırımlar, hedef olarak “rejimi” işaret etse de fiiliyatta Venezuela ekonomisini daraltmış, halkın temel ihtiyaçlara erişimini zorlaştırmış ve toplumsal krizi derinleştirmiştir. Bu durum, modern müdahaleciliğin en tartışmalı yönlerinden birini ortaya koymaktadır: siyasi hedeflerle insani sonuçlar arasındaki uçurum.
ABD müdahaleciliği incelendiğinde, petrol ve stratejik madenlere sahip ülkelerin belirgin biçimde öne çıktığı görülmektedir. Aşağıdaki örnekler, bu ilişkinin sürekliliğini göstermektedir:
ABD’nin Venezuela başta olmak üzere birçok ülkeye yönelik müdahaleleri, uluslararası hukuk açısından ciddi tartışmalar doğurmaktadır. Birleşmiş Milletler sistemi, devletlerin egemenliği ve iç işlerine karışmama ilkesini esas alsa da büyük güçlerin bu ilkeyi seçici ve esnek biçimde yorumladığı görülmektedir.
“Meşru müdahale” ve “insani sorumluluk” kavramları, çoğu zaman güç politikalarının normatif kılıfları hâline gelmektedir.
ABD’nin Venezuela’ya yönelik müdahaleleri, ne tarihsel olarak benzersizdir ne de yalnızca Venezuela’ya özgüdür. Bu süreç, ABD’nin uzun süredir sürdürdüğü küresel müdahalecilik geleneğinin güncel bir tezahürüdür.
Askerî işgalden ekonomik yaptırımlara, açık müdahaleden dolaylı yönlendirmelere kadar uzanan bu araç seti, özellikle doğal kaynaklar, siyasal bağımsızlık ve küresel güç dengeleri söz konusu olduğunda sistematik biçimde devreye girmektedir.
Akademik açıdan bakıldığında ABD müdahaleciliği, yalnızca dış politika tercihleriyle değil; küresel sistemin yapısal güç asimetrileriyle birlikte ele alınmalıdır. Aksi hâlde bu müdahaleler tekil olaylar olarak okunur. Oysa gerçekte bunlar, modern uluslararası düzenin süreklilik arz eden bir parçasıdır.