Tarih sadece zaferlerden ibaret değil… Hezarpâre’ye dönüşen bir sadrazam, çöplükten çıkan Kaşıkçı Elması ve tuhaf yasaklarla dolu bir İstanbul. Reşat Ekrem Koçu’nun sayfalarında, insanı hem ürperten hem şaşırtan gerçek hikâyeler saklı.
0:00
--:--
Son Güncelleme: 12 Nisan 2026 Pazar - 00:04 | GDH Haber
Tarih dediğimiz şey, çoğu zaman büyük zaferlerin, padişahların ve savaşların hikâyesi gibi anlatılır. Oysa biraz yakından bakıldığında, bu uzun hikâyenin içinde insanı hayrete düşüren, hatta yer yer ürperten sayısız tuhaf hadise gizlidir. Reşat Ekrem Koçu’nun sayfalarını karıştırdığınızda, karşınıza çıkan manzara tam olarak budur: hem garip, hem ibretlik, hem de insanın içini burkan hikâyeler…
Mesela Sultan İbrahim devrinin son sadrazamı İstanbullu Ahmed Paşa… Kalemden yetişmiş, zeki ve dirayetli bir devlet adamıydı. Fakat devrin çalkantılı siyasetinde yeniçeri ağalarıyla ters düşmesi, Kösem Sultan’ın entrikalarıyla birleşince sonu korkunç oldu. İdam edildi. Ama hikâye burada bitmez… Cesedi Atmeydanı’na atıldıktan sonra, halkın batıl inançlarını kullanan bazı kimseler “insan yağı ağrılara devadır” diyerek naaşı parça parça satmaya başladılar. Ve ne yazık ki, bu korkunç “devaya” rağbet edenler de çıktı. Koca bir devlet adamı, birkaç saat içinde geriye bir iskelet kalacak şekilde parçalandı. İşte bu yüzden tarihe “Hezarpare”, yani “bin parça” lakabıyla geçti.
Bir başka garip hikâye ise bugün Topkapı Sarayı’nda sergilenen Kaşıkçı Elması’na dairdir. Rivayete göre bu eşsiz mücevher, bir zamanlar Eğrikapı çöplüğünde bulunmuştu. Oraya nasıl düştüğü ise hâlâ bilinmez. Düşünün… 48 kıratlık bir elmas, bir çöplükte yıllarca kim bilir neyin içinde kaybolmuş, sonra bir anda tarihin en meşhur hazinelerinden biri haline gelmiş.
Osmanlı’da gündelik hayat da en az bu hikâyeler kadar tuhaftır. Tanzimat’tan önce İstanbul’da padişahtan başka sadece üç kişinin arabaya binme hakkı vardı: şeyhülislam, Rumeli kazaskeri ve Anadolu kazaskeri. Bunun dışındaki herkes için yürümek ya da ata binmek esastı. Bugünün şehir hayatıyla kıyaslayınca, bu sınırlama bile başlı başına bir hikâye gibidir.
Yasaklar da ayrı bir dünya… Mesela bir dönem gayrimüslimlerin çarşı hamamlarına nalınla girmesi yasaktı. Sebebi neydi, nasıl uygulanıyordu, ne gibi tartışmalara yol açıyordu… Bunlar tarihin içinde kaybolmuş ama zihinde soru işaretleri bırakan detaylardır.
İçki kültürü bile kendi sembollerini yaratmıştı. Rakıya “aslan sütü” denir, bunu herkesin içemeyeceği söylenirdi. Bu yüzden eski meyhanelerdeki rakı güğümlerinin üzerine pirinçten yapılmış bir “yürek” konulurdu. Yani o sofraya oturmak, biraz da cesaret meselesiydi.
Ve bütün bu garipliklerin arasında, zarif bir detay… Mor sümbülün katmerli türünün ilk defa 17. yüzyılda Kâtip Çelebi tarafından yetiştirilmiş olması. Aynı çağda bir yanda insanın içini ürperten hikâyeler yaşanırken, diğer yanda bir âlimin çiçek yetiştirmekle meşgul olması… İşte tarih tam olarak böyle bir şeydir.
Garip, çelişkili ve insana dair…
Pazar gününe yakışan da belki budur: Tarihi sadece öğrenmek değil, onun içinde saklı bu tuhaf, hüzünlü ve bazen de gülümseten hikâyeleri fark edebilmek.
Devamını Oku
09 Nisan 2026 Perşembe - 10:31
Devamını Oku
08 Nisan 2026 Çarşamba - 09:27
Devamını Oku
01 Nisan 2026 Çarşamba - 10:08