İsrail’in soykırım politikalarına karşı endişe etmek ve kınamak dışında bir kabiliyet geliştiremeyen batı dünyası ile Körfez bölgesi ülkeleri son çare olarak sermayeyi kediye yüklemiş vaziyette. Amerika Birleşik Devletleri medyası tarafından kendilerine sallanan İsrail’deki seçim oltasına takılmış durumdalar. İsrail’i izole edecek etkili bir yaptırım politikası üretmek yerine 27 Ekim 2026 tarihinde İsrail’de yapılması planlanan genel seçimden medet umuyor, sanki gelen gideni aratmayacakmış gibi Netanyahu’nun yenilgiye uğraması için dilek ağacına bez bağlıyorlar. Oysa biraz tarih okuyan herkes İsrail’in kurucu Başbakanı Ben Gurion’dan itibaren sol ya da sağ kesimden her siyasetçinin Netanyahu’nun bugün yürüttüğü politikaların temellerini attığını görebilir. Netanyahu’dan önce bizzat Siyonist terörizmin içerisinden yetişmiş İzak Rabin, Şimon Peres, Menahem Begin ve Ariel Şaron bu ülkenin başbakanlık görevlerinde bulundular. Görevlerini yaparken İsrail’i zaman zaman geri çekilme hamleleri içerse de Lübnan, Gazze, Sina Yarımadası istikametinde maksimalist politikalara yönelttiler.
Eski SSCB’den yapılan nüfus transferi ile İsrail siyaseti zehirlendi
Dahası, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra İsrail devleti, eski Sovyet Cumhuriyetlerindeki en bağnaz Yahudi toplulukları ülkesine transfer ederek ve bu demografik operasyon için onlara Filistinli Arapların evlerini, arazilerini vaat ederek ülkedeki siyasi yelpazeyi de kalıcı olarak değiştirdi. Bu siyonist nüfus operasyonunun İsrail’e ne tür bir insanımsı topluluk kazandırdığını merak edenler İtalyan L’Esresso dergisinin 13 Nisan tarihinde piyasaya çıkan sayısının kapak fotoğrafına bakabilirler. İsrail’in soykırımcı politikalarından geri dönmeyeceğini kabul etmek istemeyenler için bir başka önerim, 2000 yılında Lübnan’ın güneyinden çekilme kararı alma cesaretini gösteren İsrail İşçi Partisi ile o dönem partinin lideri ve bugünlerde Epstein’ın dostu olduğu anlaşılan Ehud Barak’ın akıbetini incelemeleri. Yani Netanyahu gelecek seçimi kaybetse de mirası yaşamaya devam edecek. Son 25 yılda İsrail toplumunda değişen tek şey, Araplardan hazzetmeyen sıradan İsrail vatandaşının yerini Arapları tamamen yok etmek isteyenlerin almış olması. Bugün Filistin topraklarında sergilenen vahşetin Netanyahu’nun şahsından kaynaklanmadığını anlatan bazı örneklere bakalım. 2007 yılının Mart ayında bir İsrail sivil toplum kuruluşu tarafından yapılan ankete göre Yahudilerin yüzde 55’i etnik ayrım uygulanmasını savunuyor ve yüzde 75’i bir Arapla aynı apartmanda yaşamak istemiyor. İsrail Demokrasi Enstitüsü’nün 2003 yılındaki bir başka araştırmasına göre ise Yahudilerin yüzde 53’ü Araplarla tam eşitliğe karşı, yüzde 70’i ise siyasi kararların Yahudiler tarafından alınması gerektiğine inanıyor. İsrail ordusunun çocukları katletme politikası da yine bugünün meselesi değil. Save The Children adlı sivil toplum kuruluşunun İsveç şubesinin, Filistin topraklarında 1987-1991 arasında gerçekleşen Birinci İntifada hareketine dair raporundan bir bilgi paylaşayım. “Arafat’ın Generalleri” olarak anılan çocukların sokak eylemlerini durdurmak için İsrail askerlerine o tarihte kalın sopalar dağıtıldı. Çünkü uluslararası ortam bugün olduğu gibi Filistinli çocukları ( ( affınıza sığınarak kullanıyorum bu ifadeyi) keskin nişancılarla kafalarından vurarak avlamak için henüz müsait değildi, uluslararası hukuk bir noktada İsrail’i o yıllarda durdurabiliyordu. ( BBC yayın kuruluşunun son araştırmasına göre 2023 Ekim ayından bugüne 160 Filistinli çocuğun İsrail ordusunun keskin nişancıları tarafından kafalarından vurularak öldürüldükleri kesin olarak belgelendi ) Save The Children örgütünün 1990 yılının Mayıs ayında yayımlanan raporuna göre İsrail askerlerinin kalın sopalarla döverek kemiklerini kırdıkları ve tıbbi müdahale edilmiş olan çocuk sayısının 23 bin ile 29 bin arasında olduğu tahmin ediliyor. Bu çocukların üçte birinin 10 yaşından, beşte birinin ise 5 yaşından küçük oldukları da belgelenmiş.







