
Uluslararası hukukun rafa kalktığı, yağma ekonomisinin dış politika haline geldiği 2026 yılında, İran için müzakere masası tamamen devrildi mi? Maduro’nun yakalanışındaki "koruma çemberi" detayı İran için ne anlam ifade ediyor?
0:00
--:--
Son Güncelleme: 14 Ocak 2026 Çarşamba - 00:00 | GDH Haber
ABD’nin 28 Aralık 2025’te İran ulusal para birimi riyal üzerinden başlattığı operasyon askeri seçeneklerle devam edecek mi? Haftanın jeopolitik gündeminin sorularında liste başındaki mesele budur. Türkiye’ye yapacağı etkiler bakımından meseleyi yakından takip edenler 3 farklı seçenek etrafında toplanıyor
1- İran’ın son 30 yılda olduğu gibi ABD ile müzakere neticesinde geçici de olsa uzlaşmaya varacağını düşünenler.
2- Venezuela eski Devlet Başkanı Maduro örneğinde olduğu gibi İran dini lideri Ayetullah Hamaney’in kaçırılması ya da öldürülmesi yoluyla rejimin çökertileceğini varsayanlar.
3- Ekonomisi sürdürülebilir olmaktan çıkan, su krizi nedeniyle başkenti yaşanmaz hale gelen İran’ın askeri operasyonlarla yıpratılarak rejimin bir anda çökmesini bekleyenler.
İran bulmacası için referans kaynakları
Bu seçeneklerden hangisinin gerçekleşme ihtimalinin daha yüksek olduğunu düşünmek için referans kaynağı olarak dikkate almamız gereken de üç unsur var
1- Son haftalardaki her yazımda bahsettiğim için siz değerli okuyucularım bıkmış olabilirsiniz ama ABD’nin ‘Ulusal Güvenlik ve Strateji Belgesi’nin, ruhunu yani Beyaz Saray’da bugün görev başında olan tüm ekibin dünyayı nasıl algıladıklarını idrak etmek gerekiyor. Atalarımız ne demiş “Et-tekrarü ahsen velev kane yüz seksen (Tekrar etmek güzeldir 180 defa olsa bile). Ben de bir kez daha ABD’nin 2026-2027 yol haritasının anlaşılması için bu belgenin okunması gereğini tekrar ediyorum.
2- Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin 13 Ocak 2026 tarihinde partisinin Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki grup toplantısında atıf yaptığı ABD Başkanı Trump’ın Ocak ayının ilk haftasında New York Times gazetesine verdiği röportajdaki ifadeleri. Trump, NYT muhabirinin küresel meseleler hakkında verdiği kararların dayanak noktası nedir ve sınırlarının olup olmadığı yönündeki soruyu şu şekilde yanıtlamıştı:
“Evet, bir şey var; kendi ahlakım, kendi aklım. Beni durdurabilecek tek şey bu. Uluslararası hukuka ihtiyacım yok”.
2026 yılının gelişiyle beraber 30’dan fazlası Birleşmiş Milletler bünyesinde olmak üzere refah ve küresel gelişim için faaliyet gösteren 60’dan fazla kuruluştan ülkesinin çekilmesi kararını veren Trump’ın bu sözleri izlediği politikaların geneliyle de son derece uyumlu.
3- Parçalama Politikası’nın (Fragmentation Policy) Somaliland Vakası ile alenileşmesi. 1991 yılında ABD’nin, ki bunlara Neoco-Siyonist ittifakı da diyebiliriz, uluslararası toplumu ve Saddam Hüseyin’i manipüle ederek, Irak’a başlattıkları saldırının, zaman içerisinde Suriye, Libya, Sudan ve Yemen’e sıçradığını gördük. Bu parçalama politikası günümüzde İsrail-Birleşik Arap Emirliği işbirliği ile sahada icra edilmekte. Başlıca amaç, hedef ülkelerin yer altı kaynaklarını, enerji hatlarını, eğer varsa stratejik deniz geçitlerine hakim limanlarına el koymak.
Trump’a göre İran ile müzakere yararsız
Şimdi bu parametreler çerçevesinde İran’ı bekleyen finalin ne olacağına dair fikir yürütecek olursak…Trump’ın 2016 yılında İran’ın dönemin ABD Başkanı Obama yönetimiyle, nükleer programına dair yaptığı anlaşmayı nasıl iptal ettiğini hatırlayalım. Ve bir de geçen Haziran ayındaki 12 Gün Savaşı’nı noktalayan ABD hava saldırısını. Her iki olayda Trump’ın vurgu yaptığı ortak bir nokta bulunmakta. İran’ın müzakereleri “ABD yönetimini oyalamak ve çözümsüzlük yaratmak için kullandığı” iddiası. Uzun lafın kısası Trump’ın Grönland konusundaki kriz yönetim biçimine ve Avrupa Birliği’ne karşı kullandığı dile de baktığımızda, İran için artık herhangi bir uzlaşmanın söz konusu olmasını beklemek iyimserliktir. Ayrıca İran’daki rejim de şunun farkında ki, ABD’nin arzu ettiği düzeyde ödünler verilmesi halinde, İran bugünkü İran olmaktan çıkacaktır ve 1979 devrimi ile kurulan rejim her halükarda tasfiye olacaktır.
İran liderliğinin suikast operasyonlarına bağışıklığı yüksek
İran’ın dini lideri Hamaney’in Maduro gibi kaçırılması ya da bir suikast operasyonuyla öldürülmesi ile İran’ın uzlaşmaya zorlanması ya da teslim alınması da mümkün değildir. İran devriminin kadroları bu tür suikast operasyonlarına bağışıklık sağlamıştır. 28 Haziran 1981’de Cumhuriyetçi İslami Parti’nin Tahran’daki Genel Merkezi’ne bombalı saldırı düzenlenmişti. Saldırıda devrimin önde gelen isimlerinden Ayetullah Muhammed Beheşti’nin de aralarında bulunduğu çoğu üst düzey 74 kişi hayatını kaybetti. Bu saldırıdan yalnızca iki ay sonra 30 Ağustos 1981’de Başbakanlık Ofisi’ne bombalı saldırı düzenlendi. Yüksek Savunma Konseyi toplantısı sırasında patlayan bomba Cumhurbaşkanı Muhammed Ali Recai’nin yanısıra Başbakan Muhammed Cevad Bahanur’un aralarında bulunduğu 8 kişiyi öldürdü.
Henüz yolun başında bu saldırılardan etkilenmemiş olan bir rejimin Ayetullah Ali Hamaney’in kaybını önemsemesi beklenemez. Dahası, 3 Ocak’tan bu yana geçen günlerde Maduro’nun yakın çevresi tarafından ABD’ye teslim edildiğine dair şüpheler artmaktadır ve İran’da, en azından şu an için, benzer bir olayın yaşanma ihtimali bulunmamaktadır. Bu noktada kendi halkına güveni kalmayan Maduro’nun, 1989 yılında devrilen Romanya Devlet Başkanı gibi bir başka ülkeden yani Küba’dan temin ettiği koruma ekibinin öldürülmesiyle ele geçirildiğini de dikkate almak gerekir. Çavuşesku da kendisini Vietnamlı korumalara emanet etmişti. Nitekim Beşar Esad’ın devrilmesi de Lübnan Hizbullahının çevresindeki koruma çemberini kaldırmasını takiben gerçekleşmişti.
ABD’nin enerji politikları ile İsrail-BAE İttifakı doğası gereği İran parçalanmalı
Geliyoruz son ihtimale yani İran’a yönelik ekonomik ve askeri baskının rejimin tamamen çöküşüne yol açana kadar devam ettirilmesi seçeneğine. ABD-İsrail-Birleşik Arap Emirlikleri üçlüsünün güncel davranış biçimleri, yürüttükleri politikalar ve söylemler, İran için kaçınılmaz finalin bir parçalanma olduğuna işaret ediyor. Üstelik Venezuela’dan farklı olarak İran’da rejimin altını oymaya yarayacak yeterli miktarda etnik ve dini bölünme de mevcut. Beluciler ve Kürtler hali hazırda kendi silahlı örgütlerine sahipler. Bunlara bir de Şah rejiminin devrilmesinden miras kalan ve İsrail ile ittifakı meşru gören Halkın Mücahitleri Örgütü’nü eklemek lazım.
Uluslararası Enerji Ajansı, OPEC ve BP enerji şirketinin ortaya koyduğu veriler, ambargolarla yeni sondaj teknolojilerine erişim imkanı olmamasına rağmen, İran’ın ispatlanmış üçüncü büyük petrol rezervine sahip ülke olduğunu ortaya koyuyor. İran’ın sadece Abadan bölgesinin yüksek kaliteli petrolü 1958 yılına kadar İngiliz donanmasının bir numaralı enerji kaynağı olmuştu. Yine enerji kuruluşunun verilerine göre İran’ın petrol rezervleri Suudi Arabistan’ın rezervlerinden dahi daha uzun süre dayanacak potansiyele sahip: 134 yıl. Pars doğalgaz sahası gibi kaynakları ya da şu anda bilmediğimiz nadir toprak elementleri kaynaklarını da ekleyecek olursak göz dikilen hazinen boyutlarına dair belki bir fikir edinebiliriz.
Bu şartlar altında ABD’nin enerji ve mineral odaklı yeni dış politika (uluslararası hukuktan muaf yağma) anlayışından İran’ın bugünkü rejimiyle devam etmesine göz yummasını beklemek, önceki satırlarda ifade ettiğim gibi saflık düzeyinde iyi niyet barındıracaktır.
Devamını Oku
21 Ocak 2026 Çarşamba - 08:41
Devamını Oku
08 Ocak 2026 Perşembe - 16:12
Devamını Oku
31 Aralık 2025 Çarşamba - 08:32