
Türkiye yakın çevresindeki problemlere odaklanmışken, Avrupa Birliği Asya istikametinde çok önemli adımlar atıyor. 27 Ocak'ta AB ile Hindistan arasında imzalanan ticaret ve savunma anlaşmaları ile Pekin'in kapısını çalanların artması geçen haftanın önemli gelişmesiydi.
0:00
--:--
Son Güncelleme: 04 Şubat 2026 Çarşamba - 08:38 | GDH Haber
Değerli okuyucular bu hafta muhtemeldir ki İran’daki gelişmelere dair bir yazı bekliyordunuz. Tabi ki yaratabileceği istikrarsızlık unsurları hasebiyle ABD’nin İran’a yönelik yeni bir askeri seçeneğe yönelmesi, ülkemiz için mühim tehlikeler içermekte. Ancak Tahran yönetiminin ABD tarafından içerisine itildiği ekonomik koşulları dikkate aldığımızda, öngörülebilir gelecekte İran’da rejim değişikliğinin, savaşa gerek duyulmadan, kaçınılmaz olduğunu söyleyebiliriz. Yani İran için perşembenin gelişi çarşambadan belli. Bu nedenle Türkiye’yi aslında çok daha yakından ilgilendiren hatta televizyonlarda USS Lincoln uçak gemisinin özellikleri yerine sabah akşam konuşmamız gereken ancak nedense kimsenin üzerine yorum yapmadığı, Avrupa’nın Asya istikametindeki girişimlerine bu hafta dikkat çekmek istiyorum.
Trump’tan ağzı yanan Uzak Doğu’ya koşuyor
Ocak ayının son haftasında Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Ursula Von der Leyen’in Hindistan ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer’in Çin Halk Cumhuriyeti ile Japonya’ya yaptığı ziyaretlerin içerikleri Türkiye’de yalnızca kamu kurumları tarafından değil, özel sektör tarafından da ayrıntılı şekilde irdelenmeli ve özellikle Avrupa Birliği ile Hindistan arasında 19 yıl neticesinde imzalanan serbest ticaret anlaşmasının ülkemize olası etkileri kapsamlı şekilde değerlendirilmeli. Avrupa Birliği’nin Hindistan ile yalnızca ticaret değil bir de savunma anlaşması imzalamış olması, AB’nin stratejik özerklik yönünde attığı kritik bir adım olmasının ötesinde sonuçlar doğurabilir. Avrupa-İngiltere ikilisinin Asya açılımlarının sonuçları tek yönlü olmayacaktır. BRICS ve Şanghay İşbirliği Örgütü ülkelerinin ABD’ye karşı elini güçlendirecek gelişmelere şahit olacağız. Nitekim Çin Devlet Başkanı Şi’nin bu ziyaret trafiğinden hemen sonra Komünist Parti’nin yayın organı Quishi’de yayımlanan yazısında, Çin para birimi yuan’ın küresel bir rezerv para birimi haline gelmesi gerektiğini ilan etmesini tesadüf olarak değerlendirmek mümkün değil. Her ne kadar Trump yönetiminin ABD dolarının değerini bilinci şekilde düşürdüğü ifade edilse de Çin Halk Cumhuriyeti’nin küresel rezerv para birimleri cephesinde uzun vadeli bir hücuma başladığı aşikar.
Uluslararası Para Fonu IMF’nin verilerine göre 2025’in ikinci çeyreğinde ABD doları küresel rezervlerin yüzde 57’sini, Euro yüzde 20’sini, Çin para birimi Yuan ise şimdilik yüzde 1,93’ünü oluşturmakta. Avrupa ve Latin Amerika’dan Asya istikametine yapılan ziyaretler Von der Leyen ve Starmer ile de sınırlı olmadı. ABD ile başı dertte olan Kanada Başbakanı Carney Ocak ayı ortasında Trump’ın öfkesini daha da artıran bir Çin ziyareti yaparken, Finlandiya Başbakanı Petteri Orpo da 27 Ocak’ta Çin Devlet Başkanı Şi ile beraber kameralara poz veriyordu. ABD’nin siyasi ve askeri kuşatmasını artırdığı Latin Amerika’dan da Pekin’e bir ziyaret vardı. Sizler bu satırları okurken Uruguay Devlet Başkanı Yamandu Orsi de Çin ziyaretini tamamlamış olacak. Orsi’nin bu ziyaretinin, 2025 Ulusal Güvenlik ve Strateji Belgesi ile Batı Yarımküreyi kendi “çöplüğü” ilan eden ve 3 Ocak’ta Venezuela Devlet Başkanı Maduro’nun askeri operasyonla kaçırılması emrini veren Trump’a açık bir meydan okuma olduğunu izah etmek için herhalde fazladan bir bilgiye ihtiyacımız olmayacaktır.
Avrupa, Asya üzerinden “stratejik özerklik” yolculuğuna
Yine Türkiye’nin dikkate alması gereken bir başka husus, “stratejik özerklik yolculuğuna” başlayan Avrupa Birliği’nin Asya istikametindeki açılımlarının yakın gelecekte Hindistan ile sınırlı kalmayacağı gerçeği. 2026 yılı içerisinde Avrupa Birliği Vietnam, Meksika ve Endonezya ile 2027 yılında ise Filipinler ve Tayland ile serbest ticaret anlaşmaları imzalayacak. Bu sürecin yalnızca Avrupa Birliği-Hindistan ayağı 2 milyar kişilik bir serbest ticaret bölgesi oluşturulmasını öngörüyor. Yeni Delhi’de atılan imzaları “Anlaşmaların Anası” olarak niteleyen Von der Leyen’in “Avrupa Birliği ve Hindistan bugün tarihe geçerek, dünyanın en büyük demokrasileri arasındaki ortaklığı derinleştiriyor” cümlesiyle yağmurdan kaçarken (ABD) doluya tutulduğunu (Hindistan) da bir not olarak ekleyelim. Hindu faşizmini küresel ölçeğe taşıyan ve ülkesindeki Müslümanlara yönelik İsrail’den örnek aldığı yöntemleri uygulayan Modi’nin yönetimindeki Hindistan’ı “dünyanın en büyük demokrasisi” olarak nitelemek ekonomik kaynaklı halüsinasyonun ürünü olsa gerek. Taraflar arasında imzalanan anlaşmanın Türkiye’de özel sektör ve kamu tarafından irdelenmesi gereken pek çok noktası var. Bunlardan sadece bir örnek vererek sürecin önemini anlatmaya çalışacağım.
Hindistan Avrupa Birliği otomobillerine uygulanan gümrük vergilerini kademeli olarak yüzde 110’dan yüzde 10’a indirecek. Bu vergilerin 5 ila 10 yıllık süreçte yüzde 0’a ( sıfır ) kadar inmesi planlanıyor. Avrupa ve Latin Amerika’dan Çin’e yönelik bu yoğun trafik başlayınca Rusya da devreye girdi. Rusya Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri Sergey Şoygu 1 Şubat’ta Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi ile görüşmek üzere Pekin’e gitti. Şoygu ile Wang arasındaki görüşmelerde yalnızca savunma konularının ele alınmadığını, Atlantik-Avrupa hattında ortaya çıkan çatlağın değerlendirilmiş olmasını da hesaba katmalıyız.
Avrupa Birliği oy birliği anlayışını terk mi ediyor?
Avrupa Birliği’nin dış politikasında seçeneklerini çeşitlendirmeye gittiği bu dönemde Türkiye açısından olumlu addedilebilecek şu hususun da üzerinde durmak gerekir. AB Dış Politika Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas ve Avrupa Merkez Bankası eski Başkanı Mario Draghi’nin son günlerde sık sık dile getirdikleri gibi Avrupa Birliği’nin artık her kararında oy birliği arayarak ilerleme şansı ortadan kalkmıştır. “Yapıcı Çekimserlik” olarak tanımlanan oy çokluğu ile karar alma teamülünün giderek yerleşik hale gelmesi üyelik müzakereleri başta olmak üzere Türkiye’ye pek çok kapının açılmasını mümkün kılabilir. Draghi’nin 2 Şubat günü Belçika’daki Leuven Katolik Üniversitesi’ndeki konuşmasında vurguladığı gibi mevcut küresel düzen artık işlevsiz hale gelmiştir ve Avrupa’nın yaşaması için konfederasyona dönüşmesi hayatidir. Peki bu süreçte Türkiye’deki özel sektör ne yapmalı? Bize ayrılan yerin sınırlarına ulaştığımız için değerli okuyucular bu sorunun yanıtı için konunun duayeni NTV Brüksel Temsilcisi Güldener Sonumut’un 1 Şubat’ta Milliyet gazetesinde yayımlanan “Avrupa’da Türkiye Fırsatı” başlıklı makalesini okumanızı öneririm.
/
Devamını Oku
28 Ocak 2026 Çarşamba - 00:00
Devamını Oku
21 Ocak 2026 Çarşamba - 08:41
Devamını Oku
14 Ocak 2026 Çarşamba - 00:00