


1946 seçimleri açık oy, gizli tasnif ve sayılan oyların yakılarak imha edilmesiyle itirazların önüne geçmek suretiyle Türkiye seçim tarihine kara bir leke olarak geçmiştir.
0:00
--:--
Son Güncelleme: 14 Mayıs 2025 Çarşamba - 09:57 | GDH Haber
1950 seçimleri - AA
CHP’nin gazetesi Ulus’un 19 Ağustos 1945 tarihli nüshasında, Türkiye’nin demokrasiye geçmesi istikametinde Demokratik Batı ülkelerindeki beyanlardan duyulan rahatsızlık dile getiriliyordu. İkinci Dünya Savaşının bitmesiyle beliren bu eğilim, CHP’nin içindeki müfritleri rahatsız etmekteydi. Hatta bu çevreler, yeni partilerin ancak CHP’nin bir türevi olabileceğini düşünüyorlardı. Ulus’ta bu rahatsızlık şöyle dile getiriliyor:
“Demokrasinin bütün gereklerini yerine getirmeliymişiz. Çünkü zafer tek partili rejimlere karşı demokrasiler tarafından kazanılmış imiş. Peki ama, Rusya kaç partili bir demokrasi idi? Büyük Millet Meclisi rejimi kalacaktır. Türk demokrasisi onun disiplini ve kanunları içinde gelişecektir. İkinci, üçüncü, dördüncü parti, hepsi yalnız bu amacı güttükleri zaman ve ancak bu amacı güttükleri zaman ve ancak bu amacı güttükleri kadar itibar bulacaklardır. Sözün kısası bu!”
Bu bakımdan 1946’dan sonra kendiliğinden ve sadece İsmet İnönü’nün isteğiyle demokrasiye geçildiğini zannetmek yanlış bir düşünce olacaktır. Demokrat Parti’nin mühim isimlerinden Samet Ağaoğlu, Demokrat Parti’nin Doğuş ve Yükseliş Sebepleri adlı değerli çalışmasında, bu geçiş sürecinin zorluklarını, bu dönemde vatandaşların ve siyasetçilerin yaşadığı problemleri şu şekilde anlatılıyor:
“ Jandarma çavuşu da yanımızda. Köylü bize, biz onlara sessiz bakışıyoruz. Çavuş ‘Konuşun, diyor, ne derdiniz varsa söyleyin, işte beyler sizi dinlemeye gelmişler.’
Çavuşun dudaklarında ince, küçültücü, alay eden bir gülümseme. Elindeki kırbaçla çizmelerine hafif hafif vuruyor.
Orta yaşlı bir köylü başını salladı:
-Doğru söylersin Çavuş. Fakat beyler gidince şu kırbacı sırtımızda şaklatacaksın!
Yine susuyorlar. Biraz sonra bir başka köylü
-Ne diyelim beyler, her şeyin bir vadesi var. Bugünkülerin vadesi de geldi galiba!” (s.7)
İsmet İnönü, halktan yükselen bu tepkiler karşısında, adeta vadelerinin dolduğunu anlamış ve geçiş sürecinin demokratik bir şekilde olmasını temin etmeye yönelmiştir.
İnönü, bu düşüncelerini Nihat Erim’e şöyle anlatıyor:
“Tek parti rejimleri normal demokrasi usulleri ile idare şekline intikal edemedikleri, hiç değilse bu zaruri olan intikali tam yapamadıkları için yıkılmışlardır...Memleketimizi böyle bir akıbetten korumalıyız. Ciddi ve esaslı murakabe sistemine süratle geçmeliyiz. Ben ömrümü tek parti rejimiyle geçirebilirim. Ama sonunu düşünüyorum. Benden sonrasını düşünüyorum. Bu sebepten, vakit geçirmeksizin işe girişmeliyiz.”
İsmet İnönü böyle demesine rağmen sadece partisinin değil, kendisinin de demokrasiyi ve kaybetme ihtimalini hazmetmesi bir zaman aldı. Bu bakımdan 1945- 1950 arasındaki dönem çok kritik ve öğreticidir. Bu dönemde yaşanan gerçekten büyük siyasi krizler, İnönü’nün esnekliği ve Demokrat Parti’nin mutedil kararlı, sorumlu ve olgun tavrıyla aşılabildi. Bu krizlerden şüphesiz en önemlisi, 1946 seçim baskıları ve yolsuzluklarıydı.
1946 seçimleri açık oy, gizli tasnif ve sayılan oyların yakılarak imha edilmesiyle itirazların önüne geçmek suretiyle Türkiye seçim tarihine kara bir leke olarak geçmiştir. 1946 seçim kampanyalarında yaşanan haksızlık ve uygulamalar da, bu bakımdan ayrıca tarihe geçecek önemdedir. Mustafa Çufalı’nın Türkiye’de Demokrasiye Geçiş Dönemi (1945-1950)kitabında bu konuda, sadece Temmuz ayının ilk on gününde Vatan gazetesine akseden haberler şöyle sıralanıyor:
“Bolvadin kaymakamının muhtarlardan CHP aleyhine konuşan vatan hainleri hakkında derhal yasal işlem yapılmasını istediği haberlere yansımıştı. Başka bir habere göre, Manisa’da jandarma komutanı muhtarlara DP’den istifa etmeleri için yazılı emir göndermişti. Diğer bir habere göre Çubuk kaymakamı köyleri dolaşarak halkı dövüp ölümle tehdit ediyordu. Bursa’nın köylerinden de şikayetler geliyordu. Köylere DP mensupları gidemiyor, jandarmalar köylerde DP tabelalarını kaldırıyor, ocak teşkilatlarını kapatıyordu.
Bunların dışında Tekirdağ, Adana ve İzmir’den de baskı haberleri geliyordu. Bunların içinde gündemi en fazla meşgul eden İzmir’den gelen haberlerdi. İddialara göre İzmir’in meşhur sabıkalıları CHP için çalışmak üzere görev almışlardı. Bir süre önce İzmir valisine ‘Siz vali misiniz yoksa Halk Partisi mensubu mu?’ diye soran bir köylü, bu eli bıçaklı sabıkalılar tarafından jandarmanın gözleri önünde bıçaklanmış ve öldüresiye dövülmüştü. Bir jandarma onbaşısı da Tire’nin köylerinde DP’lilere meydan dayağı atmıştı. Bir gün sonra İzmir’de bir kişi daha bıçaklanmıştı. Tüm bunlara ek olarak DP mensupları, haklarında suç isnad edilerek mahkemeye sevk ediliyor ve hapse atılıyor; Vali, Halk Partisi dışındakilerin propagandasına engel oluyordu. DP yetkililerinin tüm bu baskılara karşı tedbir alınmasını istemelerine rağmen şikayetler sona ermiyordu.”
Şikayetler CHP tarafından dikkate alınmadı ve 1946 seçimleri baskı ve yolsuzlukla CHP lehine sonuçlandı. Ancak herkes CHP’nin seçim baskılarını ve yolsuzluklarını gördü. 1946 seçimleri CHP’ye olan güveni daha da eritti. CHP’nin baskıları karşısında Demokrat Parti ve milletin çoğunluğu medeni bir şekilde direndi. Bu direniş artık millet için bir kişilik meselesi haline gelmişti…
Samet Ağaoğlu’nun Demokrat Parti'nin Doğuş ve Yükseliş Sebepleri, Bir Soru kitabındaki şu ifadeler bu bakımdan bir gerçekliğin ifadesidir:
"Türk Milletinin tarihinde, 1946-1960 arası, bu on dört yılın yeri büyüktür. Bu on dört yıl yalnız tek partili totaliter bir rejimden çok partili demokratik bir rejime geçiş devresi değil, ondan çok daha önemli olarak Türk Milletinin yeni bir hüviyet, yeni bir kişilik alması kavgasının sahnesidir."
Demokrat Parti ve seçmen çoğunluğu, CHP’nin baskılarına rağmen meşru yollardan ayrılmadan medeni bir mücadeleyle seçim kanunlarını değiştirecek bir mücadele ve diyalog içinde oldu. Demokrat Parti’nin kendi içindeki müfritleri tasfiye ederek mutedil bir üslubu benimsemesi milletin çoğunluğunu DP etrafında toplarken, CHP içindeki mutedil kesimin de demokrasiyi benimsemesini daha kolay mümkün kıldı.
14 Mayıs 1950’de bu sayede şiddetsiz bir şekilde seçimle CHP’nin 27 yıllık tek parti diktatörlüğü, sandıkta yıkıldı. Celal Bayar seçimlerden bir hafta önce İzmir’de “14 Mayıs Türk milletinin mukadderatını tayin edecektir" derken çok haklıydı…
14 Mayıs 1950’deki barışçı seçimlerle iktidarın el değiştirmesi sayesinde Türkiye, bir iç kargaşa ve çatışmaya düşmeden iktidarı değiştirebileceğini gösterdi. Tek parti dönemindeki iktisadi başarısızlık, siyasi tuhaf aşırılıklar, etnik, mezhebi ve dini ayrım ve baskılar demokrasiye geçişle beraber yumuşak bir şekilde aşıldı. Eğer bu dönemi sona erdiren 27 Mayıs 1960 darbesi ve sonrasındaki darbeler olmasaydı, bu meselelerin bir yumuşaklık ve denge içinde siyasi olgunlukla demokratik ve medeni bir terkiple aşılacağı çok açıktı. Ancak iktidarı barışçı bir şekilde devreden CHP, demokratik bir şekilde değişmek ve seçim sonuçlarını kabul etmek hususunda maalesef başarılı olamadı. Süleyman Güngör’ün "14 Mayıs 1950 Seçimleri ve CHP’de Bunalım" adlı makalesinde tespit ettiği üzere, CHP problemlerini aşamadı:
"14 Mayıs 1950 seçimleriyle iktidarı yitiren CHP, içine düştüğü bunalımı aşamadı, aşma gayreti parti içi hizip çekişmelerinin gürültüsü arasında kaybolup gitti. "
Türkiye siyasi partileri ve aydınları hala 14 Mayıs 1950’nin kıymetini idrak etmekten uzak maalesef. 14 Mayıs 1950 seçimleri, sonrasındaki darbelere rağmen Türkiye’yi medeniyet ve müşterek milli kimlik mücadelesinde demokrasi yoluyla çıkış yolunu göstermiştir. Bu çıkış yolu darbelere rağmen kapanmamış ve millet her zorluğu bu sayede barış içinde aşacağını görmüştür. O yüzden 14 Mayıs 1950 tarihi 23 Nisan, 29 Ekim kadar mühimdir ve Türk demokrasisinin adeta doğum tarihi ve bayramıdır. Bakalım 14 Mayıs 1950’nin hakkı 2025’de verilecek mi?
Devamını Oku
15 Mayıs 2026 Cuma - 10:29
Devamını Oku
12 Mayıs 2026 Salı - 10:09
Devamını Oku
11 Mayıs 2026 Pazartesi - 11:33