


ABD’nin İran’daki stratejik çöküşünün ardından Trump ve Amerikan sermayesinin "son durak" olarak Çin’e sığınması, Xi Jinping tarafından tarihin en eski ve en kanlı sorusuyla karşılandı: Tukidides Tuzağı’na düşmeden yeni bir yol bulabilir miyiz?
0:00
--:--
Son Güncelleme: 15 Mayıs 2026 Cuma - 10:29 | GDH Haber
ABD Başkanı Trump ve ABD’nin yükselen işadamlarının Çin ziyareti nihayet gerçekleşti. ABD, stratejik İran başarısızlığından sonra Çin’i ziyaret etti. Çin Başkanı Xi ABD- Çin ilişkilerini kendileri açısından çok açık bir şekilde ortaya koyuyor. Xi aradaki meseleleri açıkça konuşarak ABD’yi muhtemel bir çatışma riskine karşı uyarıyor:
“Günümüzde, bir asırdır görülmemiş bir dönüşüm küresel ölçekte hız kazanmakta, uluslararası durum ise değişken ve çalkantılı bir seyir izlemektedir. Dünya yeni bir yol ayrımına gelmiştir. Çin ve Amerika Birleşik Devletleri, Tukidides Tuzağı’nı aşarak büyük güç ilişkilerinde yeni bir paradigma oluşturabilir mi? Küresel sınamaların üstesinden birlikte gelip dünya için daha fazla istikrar sağlayabilir miyiz? İki halkın refahı ve insanlığın geleceği adına, ikili ilişkilerimiz için birlikte daha parlak bir gelecek inşa edebilir miyiz? Bunlar; tarih, dünya ve halklar için hayati önem taşıyan sorulardır... Bunlar, büyük ülkelerin liderleri olarak sizin ve benim cevaplamamız gereken zamanımızın sorularıdır.”
Xi’in bahsettiği Tukidides Tuzağı kavramı üzerinde durmak lazım. Tukidides Yunanlı bir tarihçi ve stratejist… Tukidises Tuzağı kavramıyla hegemon gücün zayıfladığı alternatif gücün güçlendiği dönemlerde savaş ihtimalinin güçlenmesine dikkat çekilir. ABD’li siyaset bilimci Graham Tallison, Tukidides Paradoksu kavramlaştırmasıyla bu dönemlerde artan savaş ihtimallerini tartışıyor. Tallison tarihte benzeri 16 örnekten 12’sinin savaşla sonuçlandığını vurguluyor. Bu tarihi örnekler ABD-Çin savaşı ihtimalinin ciddiye alınmasına yol açıyor. Batıda bir süredir tartışılan bu tuzak, bizzat Çin Başkanı Xi tarafından telaffuz edilerek ABD’ye anlaşma ve müzakere yolu işaret ediliyor.
Meseleye ABD açısından bakılacak olursa Trump döneminde ABD, Çin karşısında ekonomik kayıplarını telafi etmek, Çin’in ile ekonomik ilişkileri dengelemek; askeri olarak da müttefiklerle beraber Çin’i Birinci Ada Zinciri boyunca sınırlamayı hedefliyor.
2025 sonunda açıklanan ABD Ulusal Güvenlik Strateji Belgesinde bunlar açıkça yazılıyor.
Belgede Asya ve Çin bölgeler kısmında ABD’nin Batı Yarım küresinden sonra ikinci öncelikli bölge olarak ele alınıyor. Başlık şöyle: “Asya: Ekonomik Geleceği Kazan, Askeri Çatışmayı Önle”… Trump ABD’nin Çin ekonomik politikasını eleştiriyor:
“Başkan Trump, Çin hakkındaki otuz yılı aşkın süredir devam eden hatalı Amerikan varsayımlarını tek başına tersine çevirdi: Yani pazarlarımızı Çin'e açarak, Amerikan işletmelerini Çin'e yatırım yapmaya teşvik ederek ve üretimimizi Çin'e devrederek (outsourcing), Çin'in sözde ‘kurallara dayalı uluslararası düzen’ girişini kolaylaştıracaktık. Bu gerçekleşmedi. Çin zenginleşti ve güçlendi ve servetini ve gücünü önemli ölçüde kendi avantajına kullandı. Amerikan seçkinleri —her iki siyasi partinin birbirini izleyen dört yönetimi boyunca— ya Çin'in stratejisinin istekli kolaylaştırıcılarıydılar ya da inkar içindeydiler.”
Belgede ABD- Çin ekonomi ilişkilerinde ABD’nin kaybetmesini engelleyecek bir stratejik çerçeve çiziliyor:
“Birincisi, Amerika Birleşik Devletleri ekonomimizi ve halkımızı, herhangi bir ülkeden veya kaynaktan gelebilecek zararlardan korumalı ve savunmalıdır. Bu, (diğer şeylerin yanı sıra) şunları sona erdirmek anlamına gelir: ● Yağmacı, devlet güdümlü sübvansiyonlar ve sanayi stratejileri; ● Haksız ticaret uygulamaları; ● İş yıkımı ve sanayisizleşme; ● Büyük ölçekli fikri mülkiyet hırsızlığı ve endüstriyel casusluk; ● Mineraller ve nadir toprak elementleri dahil olmak üzere kritik kaynaklara ABD erişimini riske atan tedarik zincirlerimize yönelik tehditler; ● Amerika'nın opioid salgınını körükleyen fentanil öncüllerinin ihracatı; ve ● Propaganda, nüfuz operasyonları ve diğer kültürel yıkım biçimleri. İkincisi, Amerika Birleşik Devletleri, yağmacı ekonomik uygulamalara karşı koymak ve müttefik ekonomilerin herhangi bir rakip güce tabi olmamasını sağlamak ve dünya ekonomisindeki birincil konumumuzu korumaya yardımcı olmak için birleşik ekonomik gücümüzü kullanmak üzere, kendi 30 trilyon dolarlık ulusal ekonomimize bir 35 trilyon dolarlık ekonomik güç daha ekleyen (birlikte dünya ekonomisinin yarısından fazlasını oluşturan) antlaşmalı müttefiklerimiz ve ortaklarımızla birlikte çalışmalıdır. Yeni Delhi'nin, Avustralya, Japonya ve Amerika Birleşik Devletleri ile devam eden dörtlü işbirliği de dahil olmak üzere Hint-Pasifik güvenliğine katkıda bulunmasını teşvik etmek için Hindistan ile ticari (ve diğer) ilişkileri geliştirmeye devam etmeliyiz. Ayrıca, müttefiklerimizin ve ortaklarımızın eylemlerini, herhangi bir tekil rakip ulusun hakimiyetini önleme konusundaki ortak çıkarımızla uyumlu hale getirmek için de çalışacağız.”
ABD Strateji Belgesinde Çin’in sadece ekonomik bir tehdit değil askeri bir tehdit olarak da ne kadar ciddiye alındığı ve Çin’in caydırılmasına önem verildiğini görebiliyoruz:
“Uzun vadede, Amerikan ekonomik ve teknolojik üstünlüğünü sürdürmek, büyük ölçekli bir askeri çatışmayı caydırmanın ve önlemenin en kesin yoludur. Elverişli bir konvansiyonel askeri denge, stratejik rekabetin temel bir bileşeni olmaya devam etmektedir. Tayvan üzerinde haklı olarak çok fazla odaklanılmaktadır, bunun nedeni kısmen Tayvan'ın yarı iletken üretimindeki hakimiyetidir, ancak çoğunlukla Tayvan'ın İkinci Ada Zinciri'ne doğrudan erişim sağlaması ve Kuzeydoğu ve Güneydoğu Asya'yı iki ayrı tiyatroya bölmesidir. Küresel deniz taşımacılığının üçte birinin her yıl Güney Çin Denizi'nden geçtiği göz önüne alındığında, bunun ABD ekonomisi için büyük etkileri vardır. Bu nedenle Tayvan üzerinde bir çatışmayı caydırmak, ideal olarak askeri üstünlüğü koruyarak, bir önceliktir. Ayrıca Tayvan konusundaki uzun süredir devam eden beyan politikamızı sürdüreceğiz, yani Amerika Birleşik Devletleri Tayvan Boğazı'ndaki statüko üzerinde herhangi bir tek taraflı değişikliği desteklemez. Birinci Ada Zinciri'ndeki herhangi bir saldırganlığı reddedebilecek bir ordu kuracağız. Ancak Amerikan ordusu bunu tek başına yapamaz ve yapmamalıdır. Müttefiklerimiz öne çıkmalı ve kolektif savunma için çok daha fazlasını harcamalı —ve daha da önemlisi yapmalıdır. Amerika'nın diplomatik çabaları, Birinci Ada Zinciri müttefiklerimizi ve ortaklarımızı ABD ordusuna limanlarına ve diğer tesislerine daha fazla erişim izni vermeye, kendi savunmaları için daha fazla harcama yapmaya ve en önemlisi saldırganlığı caydırmayı amaçlayan yeteneklere yatırım yapmaya zorlamaya odaklanmalıdır. Bu, Birinci Ada Zinciri boyunca deniz güvenliği sorunlarını birbirine bağlarken, ABD ve müttefiklerinin Tayvan'ı ele geçirme veya o adayı savunmayı imkansız kılacak kadar aleyhimize bir güç dengesi elde etme girişimini reddetme kapasitesini güçlendirecektir. İlgili bir güvenlik sorunu, herhangi bir rakibin Güney Çin Denizi'ni kontrol etme potansiyelidir. Bu, potansiyel olarak düşman bir gücün dünyanın en hayati ticaret yollarından biri üzerinde bir geçiş ücreti sistemi dayatmasına veya —daha kötüsü— onu keyfi olarak kapatıp açmasına izin verebilir. Bu iki sonuçtan herhangi biri ABD ekonomisi ve daha geniş ABD çıkarları için zararlı olacaktır. Bu yolları açık, ‘geçiş ücretlerinden’ uzak ve tek bir ülke tarafından keyfi olarak kapatılmaya tabi olmayan bir şekilde tutmak için gerekli caydırıcılıkla birlikte güçlü önlemler geliştirilmelidir. Bu, sadece askeri —özellikle deniz— yeteneklerimize daha fazla yatırım yapılmasını değil, aynı zamanda bu sorun ele alınmazsa zarar görecek olan Hindistan'dan Japonya'ya ve ötesine kadar her ulusla güçlü bir işbirliğini gerektirecektir. Başkan Trump'ın Japonya ve Güney Kore'den artan yük paylaşımı konusundaki ısrarı göz önüne alındığında, bu ülkeleri, düşmanları caydırmak ve Birinci Ada Zinciri'ni korumak için gerekli olan yeteneklere —yeni yetenekler dahil— odaklanarak savunma harcamalarını artırmaya teşvik etmeliyiz. Ayrıca Tayvan ve Avustralya ile ilişkilerimizde artan savunma harcamaları konusundaki kararlı söylemimizi sürdürürken, Batı Pasifik'teki askeri varlığımızı sertleştirecek ve güçlendireceğiz. Çatışmayı önlemek, Hint-Pasifik'te uyanık bir duruş, yenilenmiş bir savunma sanayi tabanı, kendimizden ve müttefiklerimizden ve ortaklarımızdan daha büyük askeri yatırım ve uzun vadede ekonomik ve teknolojik rekabeti kazanmayı gerektirir.”
Medya ve siyaset yorumcuları analiz yaparken tarihi ve açıkça ortaya konulan bu strateji belgelerini ihmal etseler ve İran’a odaklansalar da, Çin Devlet Başkanı Tukidides Tuzağı’ndan bahsederek ABD bakış açısını ciddiye aldığını ve ilişkiye stratejik açıdan baktığını açıkça ortaya koyuyor. ABD- Çin görüşmelerini bu stratejik arka plandan yorumlamaya devam edeceğiz.
Devamını Oku
12 Mayıs 2026 Salı - 10:09
Devamını Oku
11 Mayıs 2026 Pazartesi - 11:33
Devamını Oku
09 Mayıs 2026 Cumartesi - 11:51