
Darbelerin gizli karargâhı Babıali miydi? 27 Mayıs’tan 28 Şubat’a, ordunun 'zor' gücü ile medyanın 'ikna' operasyonları arasındaki kirli ittifakın perde arkası!
0:00
--:--
Son Güncelleme: 24 Şubat 2026 Salı - 11:50 | GDH Haber
Türkiye’deki darbelerin sadece askerlerin işi olmadığı “darbelerin anası” 27 Mayıs 1960 darbesinden itibaren biliniyor. Kurtul Altuğ yıllar önce Ulusal TV’de basının önemini ve halihazırdaki basının yetersizliğini anlatmak üzere, “biz bir dergiyle 27 Mayıs’ı hazırlamıştık” diyordu. 27 Mayıs’a basının katkısının bir dergiden ötede olduğunu biliyoruz. 27 Mayıs’tan sonra darbe içinde darbe yapmak ve bir tür BAAS rejimi kurmak isteyen 14’lerin, sonradan basında çok önemli yerlere gelecek isimlerle bir gazete kurdurdukları ve kendileriyle hareket etmeyen basını 14’lerden Muzaffer Özdağ’ın “Doğudaki ağaları sürdük, sıra Babıali ağalarında” sözüyle tehdit ettiği biliniyor. 14’lerin bu tehditleri karşısında CHP ve Babıali ağaları, darbecilerin diğer kanadını destekleyince 13 Kasım’da sürülen 14’ler oldu. Babıali ağaları öyle güçlüydü ki, darbecileri arasındaki fraksiyonları dahi tasfiye edebiliyordu.
Talat Aydemir’in darbe teşebbüslerinde gazetecilerin rolü malum ama bu teşebbüsler yargılanırken de ne basın ne de Aydemir’in sivil ortakları yargılandı. 12 Mart’tan önce yapılması düşünülen 9 Mart darbesinin de karargahlarının bir takım dergi ve gazeteler olduğu biliniyor. Ancak 9 Mart yargılamaları, ordu içindeki tasfiye ile sınırlı tutulduğu için bu hikayeleri yıllar sonra Hasan Cemal başta olmak üzere dönemin aktörlerinin hatıralarından öğrenebildik. 12 Eylül 1980 darbesinde basının rolü nedense sadece darbe sonrası şakşakçılığıyla ele alındı, alınıyor. Halbuki asıl rol, 12 Eylül öncesi dönemin kudretli generallerinden Bedrettin Demirel’in ifadesiyle “ihtilalin olgunlaşması” sürecinde aranmalıdır. 12 Eylül öncesinde siyasi kutuplaşmanın artışında ve ihtilali olgunlaştıracak özel operasyonlarda ve psikolojik harpte basının rolü, hala anlaşılabilmiş değildir. Bu dönemdeki yaygın terör olayları, basının rolünü maskelemiştir.
Türkiye’nin örtülü bir darbe yaşadığı 1993 yılında medyanın rolü de, bu bakımdan kayda değerdir. Darbe silsilesi içinde medyanın asıl olarak, rolünü ballandıra ballandıra oynadığı dönem 28 Şubat sürecidir. 3 Kasım 2002’de AK Parti’nin iktidara gelmesinden sonra, orgeneraller arasında yapılan toplantılarda Özden Örnek’in Darbe Günlüklerinde anlatıldığı üzere İlker Başbuğ’un “Halk 28 Şubat sürecinde olduğu gibi hazır değil” demesi bu bakımdan anlamlıdır. Daha sonra yargılanan bir takım generallerin medya patronlarıyla görüşmelere başlaması ve bugün yargılanan internet andıcıyla medyanın yönlendirilmesi faaliyetleri hep “28 Şubat başarısı” sebebiyle yaşanan yoldan çıkmalardır. Bu bakımdan darbelerde basının rolü ele alınırken, bilhassa 28 Şubat süreci üzerinde durulması isabetlidir.
28 Şubat’ta, ordu içi dengeler ve ABD’nin askerlere doğrudan darbe yapmadan, anayasal kılıflar içinde dolaylı bir darbe yapın anlamına gelecek mesajı dolayısıyla klasik darbe formatının dışında bir müdahale yaşandı. Bu yüzden 28 Şubat bir tür post-modern darbe olarak adlandırıldı. Aslında 28 Şubat’ta da ordu siyasete müdahale etti, yani siyaset yaptı. Farklılığı anlayabilmek için evvela siyasetin basit fakat evrensel tanımını hatırlamak faydalı olacaktır. Siyaset zor ile rızanın toplamından oluşur. Şartlara ve diğer aktörlere göre, bu iki unsurunun şekli ve oranı değişebilir. Ancak ne tamamen zordan ne de tamamen rızadan ibaret bir siyasetten bahsetmek mümkündür. Bu bakımdan sadece zor unsurunun kullanıldığı klasik darbelerde de, halkın çoğunluğunun veya bir kesiminin ikna edilmesi hayati önemdedir. Zaten medyanın rolü de, bu noktada gündeme gelmektedir. Halkı ikna etmek için yapılan psikolojik harp, özel operasyonlar ve kontrgerilla faaliyetleri medyanın desteği olmadıkça işe yaramaz. Hatta medya ve medyanın bir kısmı, darbecileri desteklemek yerine onlarla mücadele ederse, bu operasyon ve faaliyetleri teşhir ederek tam aksine darbeciler aleyhine bir kamuoyu oluşturmak da mümkündür. 28 Şubat süreci bu bakımdan da sonraki dönemlerde, 2002 sonrasında darbecilerle mücadele ederken dikkate alınan bir örnek olmuştur.
28 Şubat sürecinde ordu “zor” unsurunu kullanmakta sınırlanınca, RefahYol hükümetini dönemin aktif darbecilerinden Deniz Kuvvetleri Komutanı Güven Erkaya’nın ifadesiyle “bu sefer silahsız kuvvetlerin” hükümeti devirmesi sağlanmak istenmiştir. Silahsız kuvvetlerin siklet merkezini ise medya teşkil etmektedir. Ancak buradan medyanın orduda darbe kararı alındıktan sonra, kendisine verilen görev dahilinde darbe sürecine katıldığı şeklinde bir anlam çıkması, medyanın 28 Şubattaki rolünün eksik bir şekilde anlaşılmasına yol açacaktır. Nitekim Meclis Araştırma Komisyonu’na bilgi veren medya patron ve yöneticileri, “ordu karar vermişti, biz de korktuk ve verilen görevleri yerine getirdik...Kabahat siyasi iktidarındır, dirayet gösterseydi ve direnseydi darbe başarılı olmazdı. Bugünkü gibi bir siyasi iktidar ve Başbakan olsaydı, darbe olmazdı. Tabii bu arada biz de korku icabı bazı yanlış şeyler yaptık. Keşke bunların hiçbiri olmasaydı...Bilhassa birkaç meslektaşlarımıza yönelik Genelkurmay andıcına uyarak onları hedef gösteren yayınlardan çok pişmanız, ayıp oldu”...mealindeki açıklamalarla medyanın gerçek sorumluluğunun üzerini örtmeye çalışıyorlar.
Medyanın 28 Şubat’taki rolünü anlayabilmek için tek parti döneminden itibaren medyanın dönüşümünü, ideolojisini ve sermaye yapısını ele almak lazım. Tek parti döneminde basın üzerindeki ağır baskılarla dönüştürülmüş ve muhalefet susturulmuştur. Bu baskılar, darbe dönemlerinde de tekrar etmiş ve merkez medya 27 Mayıs’tan sonra kurulan bürokratik vesayet sisteminin ayaklarından biri haline gelmiştir. Vesayet sistemin diğer ayaklarından biri olan Cumhuriyetin ve darbelerin “koruyup kolladığı” büyük sermayenin fiili ortağı haline gelen merkez medya, vesayet sistemini tehdit eden siyasi aktörlere ve toplumsal kesimlere karşı açıkça siyasi ve ideolojik bir mücadelenin tarafı haline gelmiştir.
1990’lı yıllarda Refah Partisi’nin yükselmesi karşısında bu tarafgirliğini 8 sütuna manşet duyuran medya fiili ortağı büyük sermayeyle beraber, yükselen taşra sermayesi ve onun medyadaki atakları karşısında bir beka sendromuyla bu kesime karşı 28 Şubat sürecinden önce bir nefret kampanyasını yürütmeye başlamıştı. İktisadi kaynakların iktisadi dinamik ve rasyoyla değil, siyasi önceliklerle dağıtıldığı dönemde; gelişen büyük sermaye ve medyanın bu nefretinin tarihi, sosyolojik ve iktisadi nedenleri vardı. Tacitus’un sözü bu nefretin gerekçesini ortaya koyuyor:
“İnsan doğası gereği, kime zarar vermişse ondan nefret eder.”
Medyanın bu nefret söyleminin darbe teşebbüslerinden önce olduğu dikkate alınırsa, ordunun mu medyaya görev verdiği yoksa medyanın mı orduyu göreve çağırdığı anlaşılabilir. Medya daha 28 Şubat gelmeden ortaya koyduğu nefret söylemiyle 28 Şubat’ın iklimini hazırlamıştı. 28 Şubat süreci başladıktan sonra ise medya ordunun gizli açık emir talimatlarıyla açıkça psikolojik harbin yürütücüsü ve zemini haline geldi.
28 Şubat’tan 12 yıl sonra 28 Şubat 2009’da yayınlanan Genelkurmayın gizli bir genelgesinde medyaya verilen görev teşhir ediliyordu. Çevik Bir imzalı gizli belgede, milli görüş hareketinin 2000’de yüzde 34, 2005’de yüzde 67 oy alarak iktidara gelerek rejimi değiştireceği iddia ediliyor. Dindarlaşmanın irtica ve dolayısıyla tehdit olarak takdim edildiği genelgede laik kesimin aymazlık içinde olduğu ve bu gidişe dur demenin orduya düştüğü ancak ordunun bunu medya ve sivil toplumu kullanarak yapacağı ifade diliyor. Genelkurmayın 28 Şubat sürecinde medyayı bu belgede öngörüldüğü gibi tepe tepe kullandığı bugün biliniyor. 12 Mart darbesinin Hava Kuvvetleri komutanı Muhsin Batur, “Darbe suç olsaydı, biz yargılanırdık demişti”. Darbe yargılamaları, darbenin suç olduğunu artık gösterdi.
Devamını Oku
23 Şubat 2026 Pazartesi - 08:47
Devamını Oku
19 Şubat 2026 Perşembe - 09:35
Devamını Oku
18 Şubat 2026 Çarşamba - 08:29