
İran Savaşı, bütün literatürün yeniden tartışılmasının önünü açtı…Tartışmaların jeopolitik ve uluslararası zemindeki tezahürleri; dünyanın gerçekten bir değişimin karşısında olduğunu gösteriyor. Savaş bu bakımdan istisna değil, yeni dönemin karakteristik sınavıdır.
0:00
--:--
Son Güncelleme: 01 Mayıs 2026 Cuma - 10:35 | GDH Haber
Batının dünyanın geri kalanı karşısında galip gelmesinden sonra, sosyal bilimlerin ve ideolojilerin “Doğu nerede hata yaptı? Batı nasıl başardı?” soruları etrafında geliştiği söylenebilir… Bugün ise Batının hakimiyeti tartışmalı hale gelmiş durumda… Batının kurduğu hakimiyet ve düzen bir çok alanda aşınıyor. Soğuk savaştan Batının zaferinden sonra Fukuyama’nın ilan ettiği tarihin sonu tezi artık geçerliğini yitirdi. Artık “Batı’dan Sonra” sosyal bilimlerden uluslararası alana kadar kurulan her alandaki kozmos veya düzen sarsılıyor, “Batı’dan Önce”ki dünya ve Doğu hatırlanıyor… İran Savaşı, bütün bu literatürün yeniden tartışılmasının önünü açtı… Bu tartışmaların İran Savaşı dolayısıyla jeopolitik ve uluslararası zemindeki tezahürleri; dünyanın, gerçekten çok ehemmiyetli bir değişimin karşısında olduğunu gösteriyor.
Her şeyden evvel artık ortak bir düzen, kurum, kural ve değerler bütünün kalmadığı görülüyor. Burada mesele, bunların ihlal edilmesini aşarak ortak bir anlayış birliğinin ortadan kalkmasıdır. Bu artık bildiğimiz kozmosun yerine bir kaosun gelmesi “tehlikesini” taşıyor. Uluslararası sistem artık kurallarla yönetilmiyor; baskı, tehdit, misilleme ve çatışmalarla boğuşuyor… Avrupa Dış İlişkiler Konseyi Direktörü Mark Leonard, son olarak "Kaostan Kurtulmak: Kurallar Çözülmediğinde Jeopolitik" (Polity Press, 2026) adlı kitabında bu konuyu tartışıyor. Kitapta geliştirilen kavramlaştırmanın İran Savaşında dramatik bir şekilde gördüğümüz “yeni dünya düzensizliğini” ve jeopolitiği anlamımıza yardımcı olacağını düşünüyorum. (https://www.projectsyndicate.org/onpoint/geopolitics-in-a-world-without-order-by-mark-leonard-2026-04 ) Mark Leonard’ın kitabını, herkesten evvel Avrupa Birliği’ni jeopolitik ve stratejik körlüğe hapseden ideolojik önyargılara malul AB bürokratlarının ve siyasetçilerinin okuması gerekiyor. AB’nin bu körlüğünü en son AB Komisyon Başkanı Ursula Von Der Leyen’in Türkiye karşıtlığı da barındıran açıklamasında görmüştük.
Mark Leonard Batının başarısızlığını anlayabilmek için düzen hakkında birbirine rakip iki düşünme sistemine dikkat çekiyor:
“Batı'nın tepkilerinin neden sürekli başarısız olduğunu anlamak için, düzen hakkında iki rakip düşünme biçimini birbirinden ayırmak faydalı olacaktır. Birincisine Mimar Yaklaşımı denebilir. Berlin Duvarı'nın yıkılmasının ardından, Avrupa ve ABD'deki liderler, dünyayı organize etmenin nihai modelini keşfettiklerine inanarak, küresel istikrarı korumak için tasarlanmış bir dizi kural ve kuruma güvendiler. Bu sistemin kaderi şu anda belirsizliğini koruyor. Rusya'nın Ukrayna'yı işgalinden bu yana, ‘kurallara dayalı düzenin’ korunması, Batı dış politikasının ana teması haline geldi ve strateji belgelerinde, liderlerin konuşmalarında ve G7 ile NATO zirvelerinin bildirilerinde yankı buldu. Özellikle Avrupalı liderler, değişimin sistemi güçlendirmek yerine zayıflatacağını varsayarak, değişime karşı temkinli davranma eğilimindedirler. Mevcut düzenden en çok fayda sağlayanlar oldukları için, diğerlerinin de onu benimsemesini veya bir alternatif oluşturmasını beklerler. Bu anlamda, dünyanın kurumsal yapısına odaklanarak mimarlar gibi düşünürler. “
Mark Leonard Batının kendi içindeki tartışmaları bir yana bırakırsak, statükoyu temsil ettiğini ve elde ettiği avantajı kaybetmemek için kendi kurduğu düzeni devam ettirmeye odaklandığını söylüyor. Bu bakış açısı Batıyı, değişimi anlamak yerine mesafe ve temkine zorluyor. Batının bu yaklaşımı kaybederken, doğunun “zanaatkâr devletleri” yükselmektedir…
“Uluslararası düzeni düşünmenin ikinci yolu, ‘Zanaatkar Yaklaşımı’ olarak adlandırılabilir. Bu yaklaşıma göre, düzensizliğin hüküm sürdüğü bir çağda, hükümetlerin temel görevi hayatta kalmak ve aynı zamanda bu değişimden faydalanacak şekilde konumlanmaktır. Çin bu görüşün önde gelen savunucusudur, ancak aynı mantık Hindistan ve Türkiye'den Suudi Arabistan ve Güney Afrika'ya kadar birçok yükselen gücü de yönlendiriyor gibi görünüyor. Bu devletler mevcut düzenin mimarları arasında yer almamış ve başkaları tarafından tasarlanmış çerçeveleri uyarlamaya ve revize etmeye alışmışlardır. Boyutlarına ve etkilerine rağmen, sıfırdan sistemler tasarlamak yerine, mevcut unsurları onararak, yeniden amaçlandırarak ve birleştirerek yeni bir şey yaratmak suretiyle zanaatkarların pragmatizmini ve esnekliğini sergilerler. “
Batının mimari devlet yaklaşımı karşısında, zanaatkâr devlet yaklaşımının düzensizlik karşısında kuralları korumak yerine ayakta kalmaya ve değişimden faydalanmaya çalıştığını vurguluyor. Bu devletler kendilerinin kurmadığı bir düzeni korumaya çalışmadan, düzensizliğin getirdiği fırsatlardan istifade edebilecek bir esnekliği ve pragmatizmi sergileyebilmektedirler. Düzensizlik ve belirsizliği hakim olduğu bu dönemde mimar yaklaşıma nisbetle zanaatkâr yaklaşım daha avantajlı olmaktadır:
“Elbette, bu iki analitik model her zaman gerçek dünya politika yapımına karşılık gelmez. Yine de, büyük planlar yapanlar ile değişimi kucaklayan ve ona uyum sağlayanlar arasındaki giderek büyüyen uçurumu yakalarlar. Mimarlar cesur vizyonların peşinde koşarken ve genellikle tasarım ile gerçeklik arasındaki uçurum karşısında felç olurken, zanaatkarlar dünyanın nereye gittiğini anlamaya ve ortaya çıkan beklenmedik durumlardan en iyi şekilde yararlanmaya çalışırlar. Mimarlar genellikle öngörülebilir bir dünyada başarılı olurlar. Ancak karmaşık, sürekli değişen jeopolitik bir ortamda, zanaatkârlar avantajlıdır. On yıllardır uluslararası politika, evrensel kurumlara ve doğrusal bir ilerleme anlayışına dayalı küresel bir düzenin yaratılmasına öncülük eden geniş vizyonlarıyla Batılı mimarlar tarafından şekillendirilmiştir. Zanaatkârlar, kuralların kimse tarafından tanınmadığı bir dünyanın radikal belirsizliğinde yol almak için daha donanımlıdırlar.”
Mark Leonard’ın mimari yaklaşım ile zanaatkâr yaklaşım karşılaştırmasını, uygulamada İran’ın ABD ve İsrail’e karşı savaştaki tavrıyla görmek mümkündür:
“İran'ın ABD ve İsrail'e karşı yürüttüğü savaşta sergilediği davranış, zanaatkâr devletin işleyişine mükemmel bir örnektir. Hava üstünlüğünden, konvansiyonel askeri güç dengesinden veya güvenilir müttefiklerden yoksun kalan İslam Cumhuriyeti, savaşı Amerika'nın şartlarına göre yürütmeye çalışmadı. Bunun yerine, asimetrik kaldıraç noktası olan Hürmüz Boğazı'nı belirledi ve ardından değişen koşullara uyum sağlamak için merkezi olmayan komuta yapısına güvendi. İran, kazanamayacağı konvansiyonel bir çatışmaya girmek yerine boğazı kapatarak, çatışmayı askeri bir mücadeleden ekonomik bir dayanıklılık mücadelesine dönüştürdü ve bu mücadelede açıkça üstünlüğe sahip oldu. Sonuç olarak, gizli görüşmeler, ABD'yi savaşa çeken konular olan rejim değişikliği, İran'ın uranyum stokları, füze programı ve bölgesel vekil güçlerine verdiği destek yerine, boğazın kendisine odaklanmaya başladı. Aynı zamanda, ABD giderek kendi mimari varsayımlarıyla kısıtlanıyor. Paradoksal olarak, Trump içgüdüsel bir yıkıcı –kurumsal çerçevelere pek tahammülü olmayan bir kaos ajanı– iken, komuta ettiği askeri ve diplomatik mekanizma mimari bir mantığa göre işlemeye devam ediyor.”
İran Savaşı, üzerinden düzensizlik ve belirsizlik çağında M Leonard’ın mimari yaklaşımla zanaatkâr yaklaşımının somut bir karşılaştırmasını yapmak için çok önemli bir örnek olaydır… İran savaşta bu yaklaşımın önemli avantajlarına sahip olurken; ABD’nin yıkıcı kaos ajanı gibi çalışan ABD Başkanı Trump’a rağmen, askeri ve diplomatik çarkın hala mimari yaklaşıma göre işletmeye çalıştığı görülüyor.
Mark Leonard "Kaostan Kurtulmak: Kurallar Çözülmediğinde Jeopolitik" kitabında Avrupa’yı uyarıyor….
"Ancak en büyük tehlike, Avrupa'nın güncelliğini yitirmiş stratejilerinde yatıyor. Kurallar, toplantılar ve planlar on yıllarca Avrupa'ya iyi hizmet etmiş olsa da, bu araçlara şimdi sıkıca bağlı kalmak, liderlerin küresel düzensizliğin acı gerçeklerine karşı körleşme riskini taşıyor. İran'daki savaş bir istisna değil; birçok sınavın ilki."
Avrupa kurallar, planlar ve güncelliğini yitirmiş stratejilerle, eski düzenin mimarı olarak kendi projesindeki her revizyon talebine karşı direnmek yerine; gerçeklik ve ihtiyaçları esas alan bir zanaatkârlıkla jeopolitiğe ve dünyaya bakmalı, revizyona hazır olmalıdır. İran Savaşı bu bakımdan bir istisna değil, yeni dönemin karakteristik bir sınavıdır. Leonard’ın Batı ve Avrupa için söylediklerinin, Türkiye için de geçerli olduğu açıktır… Türkiye, yaklaşık 25 yıldır Leonard’ın da teslim ettiği üzere evde veya işyerinde oturanların taleplerini hiç dikkate almayan projedeki her değişikliğe direnen huysuz bir mimar devlet gibi değil; düzensizlik, değişim, risk ve fırsatları dikkate alan esnek ve pragmatik bir zanaatkâr devletine dönüşmeye çalışıyor. Türkiye’deki en büyük risk, siyasi muhalefetin ve eski düzenin aktörlerinin yolsuzluk, seks skandalları ve polemiklerde boğularak dünyadaki bu büyük değişimi tamamen ıskalamış olmasıdır.
Devamını Oku
29 Nisan 2026 Çarşamba - 07:13
Devamını Oku
28 Nisan 2026 Salı - 09:51
Devamını Oku
25 Nisan 2026 Cumartesi - 09:38