
Batı çatlıyor, Türkiye izliyor. Komplekslerden arınmış bir "yön" mümkün mü? Dünyada jeopolitik bir deprem yaşanırken Türkiye, hala 150 yıllık bir "Batı hayranlığı" nostaljisinin gölgesinde mi istikamet arıyor?
0:00
--:--
Son Güncelleme: 29 Ocak 2026 Perşembe - 09:20 | GDH Haber
Son günlerin en çok tartışılan konuları arasında Türkiye’nin ABD, Avrupa Birliği ile ilişkilerinin hangi istikamette seyredeceği yer alıyor... Önce ABD’nin Venezuela Devlet Başkanını askeri müdahaleyle ABD’ye kaçırması… Sonra da ABD Başkanı Trump’ın Danimarka’dan parayla veya zorla Grönland’ı almak kararını tek taraflı ilan etmesi Batı içindeki çatlağı derinleştirdi… Bu çatlağın NATO’yu dağıtmasından endişe ediliyor. Eğer NATO dağılırsa Avrupa’nın ve Türkiye’nin savunma ihtiyacı nasıl karşılanacak?
Türkiye’nin dünyadaki jeopolitik depremi ve sonuçlarını ciddiyetle tartışması ve politika geliştirmesi gerekiyor… Ancak bu tartışma, dünyadaki güç dengelerini dikkate almadan ve körü körüne Avrupacılık veya körü körüne Avrupa düşmanlığı ile yapılmamalı... Türkiye’de maalesef Avrupa’nın veya Avrupa Birliği’nin gerçekçi bir değerlendirmesini yapmadan ideolojik bir önyargıyla muhakkak Avrupa ile hareket etmeliyiz yaklaşımı içinde olan CHP, dış politika elitleri ve gazeteciler var… Bunun karşısında yine önyargıyla bu ihtimal en baştan karşı çıkan çevreler var… Diğer taraftan ABD’nin Venezuela’ya müdahalesini ve İran’a yönelik muhtemel müdahalesini savunan bazı çevrelerin varlığı da şaşırtıcı…
Bütün bunların ardında Batıyla kurduğumuz kompleksli ilişkiler yer alıyor. Bu yazıda bu kompleksin bir yönüne işaret etmek istiyorum: Her şeyimizle batılılara benzemeli ve Batılıların, yerine göre ABD’nin her politikasını sorgulamadan desteklemeliyiz, şeklinde özetlenebilecek bu kompleksin tarihine daha yakından bakalım.
Türk siyasi hayatının ve Osmanlı modernleşmesinin mühim temel birkaç isminden biri olan Fuat Paşa, aydınların bu kompleksini şöyle resmediyor:
Keramet ne şapkada ne feste...
“Nelerden ne kerametler umuyoruz! Şimdi de açıktan açığa söylemiyorlar amma, bir fes-şapka mücadelesi çıktı. Hemen kaşlarınızı çatıp fes rengi olmayınız. Yok, efendim, yok. Ben gözleriniz önünde olup bitenleri kastetmiyorum. Burada fesinin kalıbına, püskülünün kılına canı gibi dikkat eder görünenler, şöylece Osmanlı hududunu geçtiler mi, hemencecik avdetlerine değin valizlerine yerleştirip başlarına şapkayı geçiriyorlar!”
Şapkayla Avrupalı olunmaz!
“Ne mi oldular küçük beyler? Cevap vereyim: akılları sıra ‘Avrupalı’ oldular? Vah, vah! Hani kışın odundan, yazın buzundan, her mevsim sofranın tadından tuzundan kesip de adam olsun diye Frenkistan’a gönderdiğimiz gözümüzün nuru, gönlümüzün süruru, milletimizin gurur gençlerimiz vah! A benim canım efendim, sen medeniyeti, ilmi, irfanı, kılık- kıyafette mi zannedersin? Hatta öğreneceğin yarım-yamalak ecnebi lisanı mı zannedersin?”
Kafanın üstü değil, içi mühimdir...
“Kafanı içine soktuğun fes olsun, şapka olsun, kukuleta olsun, hatta başın açık olsun, amma içi ilimle, sanatla, memleketi ve cihanı mesut edecek malumatla dolu olsun. Vah biçare evlad, vah… Memleketten giderken eksik- gedik bir şeye benziyorsun amma, dönüşünde hiçbir şeye benzemiyorsun. Avrupa’da başına giydiğin şapka eğreti ki hudutta atıveriyorsun, tekrar giydiğin fes de seni reddediyor ve sen hiçbir tarafta dikiş tutturamamış gemici yamasına dönüyorsun. Sen mi bu memleketi kurtaracaksın? Vay, köse sakalım, vay!” (Nejat Muallimoğlu, Politikada Nükte)
Fuat Paşa’nın Batıya giden gençlerin Batının ilim ve sanatını almak yerine, Batıyı şekle indirgeyenleri mizahi bir şekilde eleştiriyor.
İkinci Meşrutiyet dönemi sonrasının önde gelen gazetecilerinden Ahmet İhsan Tokgöz ise hatıralarında, körü körüne Batı hayranlığının ne tür skandallara yol açtığını çok çarpıcı bir örnekle anlatıyor. Tokgöz’ün verdiği örnek gerçekten ibretlik: Özgürlük adına, İngiltere’nin kendi menfaati için Çin’deki ayaklanmayı bastırma teşebbüsü karşısında, İkinci Meşrutiyet’in kimi özgürlükçüleri kalkıp İngiltere’yi destekliyorlar...
Özgür ülkelerin dış politikası özgürlükçü olmayabilir...
“O zaman biz İngiltere’ye dünyanın en özgürlüksever, en insancıl yönetimi sanıyorduk. Zaten bu kanaatin etkisiyle 1908 inkılabında aydınların ruhunda derin bir İngiliz sevgisi vardı ve bu o kadar yüksekti ki 1908 Temmuz’unun 23’ünde İstanbul’da bulunmayan İngiltere elçisi Malet şehrimize döndüğü zaman, Sirkeci istasyonunu baştanbaşa doldurmuştuk; elçiyi candan ve gönülden alkışlıyorduk. Sonunda coşkun gençler elçinin arabasını çeken atları söktüler, arabayı kendi kollarıyla çektiler. İşte bu İngiliz sevgisi yüzünden (Güney Afrika’daki) Bauer savaşında hepimiz, bilmeden zavallı Bauer’lere karşı ve İngilizlerden yana konuşuyorduk.”
Bağımsızlık Savaşı yapanları değil, İngilizleri destekleyenler...
“Kısacası, Bauer’lerin kurtuluş savaşında İngilizler kadar İngiliz taraflısıydık. Bu abartılı duygulardan yararlanmak isteyen birkaç siyaset tellalı, bizimkilere baş olmuştu; İngiliz elçiliğine bir kurulla gidilecek, elçiye yürekten başarı dilekleri bildirilecekti.”
Ahmet İhsan Tokgöz’ün hatıralarında anlattıkları gerçekten son derece vahim… Batı hayranlığının yarattığı kompleks, insanların muhakemesini bozuyor ve onları aslında yapmayacakları hatalara sürüklüyor… Kurtuluş savaşı veren insanlara karşı, başka ülkeleri işgal ederek sömüren İngiliz emperyalizmini destekleyecek kadar savrulabiliyorlar… Bugün dünyaya ve Türkiye’ye baktığımızda geçmişteki hatalardan yeterince ders alındığı söylenebilir mi? Bugün hala bazı emekli bazı diplomat, gazeteci, aydın ve siyasetçinin batı hayranlığıyla Batı emperyalizmini savunduğunu görmüyor muyuz? Türkiye’nin artık iktidarıyla muhalefetiyle “Batı hayranlığı nostaljisini” bırakarak gerçekçi siyasi analizlere yönelmesi gerekiyor…
Devamını Oku
27 Ocak 2026 Salı - 08:39
Devamını Oku
26 Ocak 2026 Pazartesi - 08:30
Devamını Oku
23 Ocak 2026 Cuma - 08:37