
İran’ın çöküş senaryolarından NATO’nun dağılma ihtimaline kadar dünya devasa bir altüst oluşun eşiğinde. Peki Türkiye bu fırtınaya ne kadar hazır? Bir yanda jeopolitiği "kardeş parti" parantezine hapseden ana muhalefet, diğer yanda kendi yankı odasına hapsolmuş Batıcı elitler.
0:00
--:--
Son Güncelleme: 16 Ocak 2026 Cuma - 08:20 | GDH Haber
1979’da Afganistan’ın Sovyet Rusya tarafından işgali ve İran’da Şah rejiminin yıkılarak İmam Humeyni önderliğinde devrimle “İslam Devleti”nin ilanı, Türkiye üzerinde stratejik ve siyasi sonuçlar doğurdu. Soğuk savaş dönemi şartlarında Türkiye’nin istikrarsızlığa savrulmasını istemeyen ABD’nin teşvikinde Türk silahlı kuvvetleri NATO’ya ve Batıya bağlı bir askeri darbe gerçekleştirdi. Darbe elbette sadece bu dış etkene indirgenemeyecek bir çok sebeple gerçekleşmiştir. 27 Mayıs darbesinin yarattığı tahribat, 1961 anayasası ve seçim sisteminin yönetmeyi zorlaştıran meclis kompozisyonu, ekonomik ve sosyal gelişmenin getirdiği siyasi parçalanma, siyasi elitlerin uzlaşma eksikliği, siyasi şiddetin engellenememesi, 1974 Kıbrıs müdahalesinin ekonomik ve diplomatik yükü vs….
Bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu bölge, dünya ve Türkiye’nin içinde bulunduğu ittifakta 1979’a göre çok daha büyük alt üst oluşlar var… İran’da yine rejim tartışması var ama bu sefer rejimden öte İran’ın bütünlüğü de tartışma konusu… İran’ın bir devlet olarak çökmesi, Irak ve Suriye’yi de domino taşı gibi yeniden istikrasızlığa savurabilir… İran’dan bir göç dalgası Azerbaycan ve Türkiye’yi etkileyebilir. İran’ın dağılmasının Afganistan, Pakistan ve Orta Asya Cumhuriyetlerini etkilemesi kaçınılmaz olacaktır. Bunlar kadar önemli bir kötü ihtimal de, İran’ın dağılmasının dünyanın enerji kaynaklarından biri olan körfezde öngörülmeyen gelişmelere yol açması… Peki bu vahim ihtimallerin Türkiye siyaset, idare, akademi, iş adamları, sivil toplumunda yeterince tartışıldığı, kriz senaryolarına çalışıldığı, hazırlıklar yapıldığı söylenebilir mi? Türkiye siyaset kültürü ve kurumlarının, bir çok siyasi kriz yaşamasına rağmen kriz senaryoları üretme bahsinde bir kapasite kazanamadığı görülüyor.
Türkiye, İran’a ABD müdahalesini engelleyebilmek için, körfez ülkeleri başta olmak üzere güçlü ve ABD üzerinde etkisi olabilecek İslam ülkeleri üzerinden diplomatik bir atak yürütüyor. Ancak bu diplomatik atak başarılı olamazsa İran’a müdahalenin yaratacağı kötü ihtimaller düşünmek gerekmiyor mu? Mesela ana muhalefet partisinin bu konuda bir çalışması var mı? İran gibi bir ihtimal değil, birer gerçek olan Suriye ve Irak konularında CHP’nin ilgisizliğini; CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in Ortadoğu politikasının “BAAS çöktü, seküler parti olarak bir biz, bir de DEM Parti kaldı” sözlerindeki ideolojik marjda kalmasını; yine Özgür Özel’in “PYD Sosyalist Enternasyonel dolayısıyla kardeş partidir” sözlerini nasıl yorumlamak lazım? Türkiye’nin milli güvenlik kaygılarını umursamayan bir siyasi ittifak söylemi mi? Jeopolitiği bir yana bırakan ideolojik bir çerçeveden ibaret partizan bir dış politika anlayışı mı?
Bölgede İsrail’in artan saldırganlığı, İsrail-BAE arasındaki stratejik yakınlaşma ve İran’ın çökmesi ihtimalinin tartışıldığı bir dönemde Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye arasındaki ittifak görüşmeleri de ayrıca üzerinde durulması gereken bir husustur.
Türkiye’nin dikkatle takip ederek üzerinde çalışması gereken bir başka konu da, ABD ile Avrupa’nın menfaat ayrışması ve hatta çatışmaları dolayısıyla NATO’nun dağılması veya en azından işlevini yitirmesi ve Avrupa’nın müstakil bir savunma ittifakı geliştirmesi ihtimalidir… Böyle bir gelişme karşısında Türkiye’nin pozisyonu ne olmalıdır?
Bu konuların yeterince tartışıldığı söylenemez. Geçtiğimiz günlerde T24 sitesinde gazeteci Barçın Yınanç bu konuları kaleme aldı ve bu yazı etrafında bir tartışma başladı. Barçın Yınanç, yazısında hariciyedeki geleneksel Batıcı perspektifle bir çerçeve çizmiş. Tartışmaya da bu perspektifin etrafındaki isimler müdahil oldular. Bu konuların açıkça yazılması ve tartışılması her halukarda faydalı… Batıcı çevrelerin, endişe ve kaygılarını açıkça yazmaları ve bunların geniş bir çerçevede yapıcı bir şekilde tartışılması lazım... Buradan makul ve mutedil bir uzlaşmayla bir politika önerisi çıkması, bütün Türkiye’nin faydasına olacaktır. Türkiye dünyadaki bu jeopolitik ve ideolojik depremden ancak elitlerin uzlaşmasıyla çıkabilir… Türkiye ancak bir elit uzlaşmasıyla Huntington’un ifadesiyle “bölünmüş” ve “kararsız” bir ülke olmaktan çıkabilir. Ancak bu uzlaşma, sadece elitler üzerinden gerçekleşemez, siyasi partilerin ve liderlerin de bu konuda bir prensip anlaşmasına varmaları icap ediyor.
Peki ama görüşmeden bir prensip anlaşmasına varılabilir mi? Türkiye, Suriye’de PKK’nın bir şubesi olan PYD’nin tasfiyesi için uğraşırken; PYD’nin kardeş parti olduğunu söyleyen bir ana muhalefetle bir uzlaşma nasıl mümkün olabilecek?
Peki her yazısında Türkiye’de demokrasinin biteceğini ima eden, ontolojik güvensizlik içinde ve sadece kendi aralarında konuşan, kendilerinden başka kimse yokmuş gibi yazıp çizen kesimlerden nasıl bir elitler uzlaşması bekleyebiliriz? Bu yazılar gerçekten kamusal bir ortak akıl arayışı, bir uzlaşma çabası mı? Yoksa kibirli, ağır ve bir türlü olgunlaşmayan hırçın 25 yıllık seçim sonuçlarını hazmedememenin yeni bir tezahürü mü? Endişe ve korkuları gidermek için değil, sadece tahrik ve meşruiyet tartışması için dış politikayı kaşımak ne tür bir kamusal fayda sağlayacak?
Batıcı elitlerin Batıyı bir değerler sistemi olarak savunmakla Batıdaki devletlerin güç ve menfaatlerini savunmayı tefrik etmeyi tam olarak başaramaması, dış politikada muhataralı bir alan doğruyor ve tartışmayı verimsiz hale getiriyor. Bu fark gözetildiğinde Batının eleştirilebilnesi, milli egemenlik ve menfaatlerin savunulması için bir alan açılabilir. Uluslararası bir devletler ittifakını ancak bu gerçekçilik temelinde tahlil etmek ve kamuoyunu fayda temelinde ikna etmek mümkün olabilir. Sadece değerler temelinde bir tartışmanın gerçekçilik, güç ve faydadan uzak ideolojik gerginlikler üretmesi kaçınılmazdır. Kaldı ki, Batıcılık eleştirilerinin her şeye rağmen çok sınırlı ve kısık seslerle yapıldığını da hatırlatalım. Burada Batıcı elitler dışındaki çevrelerin de, dış politika elitlerinin sosyolojik ve kültürel açıdan çoğulculaşması için daha fazla katkı vermesinin gerektiğinin de altının çizilmesi gerekiyor. Elbette bu tartışmanın “Batı dışı dünya” ile de zenginleşmesi lazım. Çünkü bugünkü jeopolitik ve ideolojik depremin altında, sanayi devriminden bu yana ilk defa iktisadi üretim ve gücün artık Batı dışı dünyaya kayması yatıyor. Hatta Batının içindeki çatışmanın altında da, Batı aleyhine gelişen bu temel eğilimler var. Ayrıca Türkiye dünyada değişen güç dengeleri, coğrafyası, nüfusu, kültürel havzası ve kurması gereken dengeler itibarıyla da ABD ve Avrupa dışındaki dünyaya açılmak mecburiyetindedir.
Peki bu uzlaşmanın öbür tarafında yer alması gerekenlerin bu tartışmalardan uzak, tıpkı karşı taraf gibi içe kapanmasına ve ortak akla müracaat etmemesine ne demek gerekir? Karşı tarafın tezlerine sadece polemik için bakmak ve onun arkasındaki sosyolojik ve ideolojik kaygı ve endişeleri anlamak, bunlara çözüm bulmak için bir ortak payda aramak çabasının terk edilmesinin meydana getirdiği negatif enerji nasıl aşılabilir? Bu boşluk hangi tahrik ve korkuların kapılarını açar?
İki taraf da karşı tarafla hiç görüşmeden; yani, Türkiye’nin bir diğer yarısını yok sayarak nasıl bir eksik akılla yola çıkacağının farkında değil mi?
Jeopolitik ve ideolojik deprem döneminde, Türkiye’nin muhakkak çok büyük avantajları var… Fakat en büyük eksiklik siyasi diyalog ve elit uzlaşması eksikliğidir. Türkiye’nin yürütmede çok başlığı aşması, siyasetin üzerindeki vesayet sistemini kaldırması, güvenlik ve istihbarat reformu, savunma sanayindeki büyük sıçrama gibi başarıların kalıcı hale gelmesi, ancak siyasetin ve elitlerin uzlaşmasıyla mümkündür. Aksi halde toplumun içindeki tarihi, dini, mezhebi, etnik, ideolojik, hayat tarzı farklılarının birbirini besleyen önyargı, korku ve endişelerin medya ve sosyal medya üzerinden, elitler ve siyasetçiler üzerinden tahrik edilmesi çok zor değil... Burada bilhassa dış politika elitlerinin darbeci aktörleri tahrik ve ikna etmede oynadıkları rol, “kudeta”nın kurallarından biridir.
Türkiye’nin muz kabuğunu gördüğü günlerde “eyvah yine düşeceğiz” demek yerine, bu sefer muz kabuğunu kaldıracak ve düşmeyecek bir feraset ve basirete sahip bir olgunlukta olduğunu göstermesi gerekiyor… Bu olgunluk biraz da dış politika elitlerinin, büyük alt üst oluşlar karşısında meşru zeminlerde mutedil bir şekilde makulü aramaktan vazgeçmemesine bağlıdır… Bu tür tahriklerin başarılı olamasa bile, Türkiye’yi egemenlik, hak ve menfaatlerini koruyamayacak bir istikrarsızlığa sürüklemek amacına matuf bir oyalama ve yıpratma stratejisine dönüştüğü görülüyor… Fakat artık Türkiye’nin bölgedeki gelişmeler karşısında kaybedecek vakti yok... Türkiye’nin uluslararası alanda fırsat ve riskler karşısında önceliklendirme ve odaklanmasını bozacak her gayrı meşru, müfrit ve akılla bağdaşmayan hamle, tahrik ve dedikodu; stratejik düzeyde telafisi olmayan bir hataya denk düşecektir. Bunu aşmanın yolu yapıcı diyalog, tartışma ve ilişkilerden geçiyor. İlişkilerin karşılıklı konuşacak kadar normalleşmesi siyasi liderlerden önce elitlerden beklenmelidir.
Devamını Oku
15 Ocak 2026 Perşembe - 08:40
Devamını Oku
14 Ocak 2026 Çarşamba - 09:34
Devamını Oku
13 Ocak 2026 Salı - 08:54