
İran’ın zayıflığını diplomasi için bir fırsat değil, 'vurma' iştahı olarak kodlayan kökleşmiş müdahaleci kültür; bugün ABD’yi sadece bir savaşın değil, küresel bir güvenilirlik krizinin eşiğine getirdi. Sorun sadece bir liderin fantezisi değil; yaşanan 'müesses nizam' krizidir.
0:00
--:--
Son Güncelleme: 28 Mart 2026 Cumartesi - 11:42 | GDH Haber
28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail’in saldırısıyla başlayan İran Savaşı’nda ABD’nin stratejisizliği eleştiriliyor… Eleştiriler kahir ekseriyetiyle Trump’a yöneliyor. İsrail’in kendi stratejisini hayata geçirmek için ABD’yi istihbarat üzerinden yanıltmasındaki rolünü bir yana bırakırsak, ABD devlet aklı ve kurumsal kapasitesi yeterince tartışılmıyor. Batı medyası ve siyaseti bazen öyle bir dil kullanıyor ki, bunlara bakan Trump öncesinde ABD hiç hata yapmıyormuş, ABD’nin bütün hataları Trump ile başlamış gibi bir kanaate sahip olabilir. Batı medyası ve siyaseti, bunun içinde ABD medyası ve siyaseti gerçeği aramaktan ziyade Trump ile hesaplaşmasına devam ediyor. Onlar için konu İran olmaktan ziyade batının, ABD’nin iç hesaplaşması…
Bakınız 27 şubat 2026’da, yani saldırının bir gün öncesinde Foregin Affairs’da çıkan yazının başlığına “İran’da Rejimi Değiştirmek İçin Ne Gerekiyor?”… Yazıyı Demokrasileri Savunma Vakfı İran Programı Direktörü kıdemli Araştırmacısı Benham Ben Taleblu kaleme almış. Yazının özet ana fikir şöyle: ”ABD ordusu büyük hamle yapmalı, gerisini İranlılara bırakmalı”
Ben Taleblu’nun görev yeri, sadece İran için oluşturulmuş proje ve ABD’nin İran’a sert askeri müdahalesini savunmak için açıkça yazılmış bu yazının Foreign Affairs’de yayınlanmış olmasına bakınca herhalde olup bitenlerin yazarın kişisel fantezisi veya Trump’ın İsrail tarafından kandırılmasından ibaret olduğu söylenemez. ABD’deki stratejik akıl ve kurumlarının, 2025 sonunda yayınlanan ABD Ulusal Güvenlik Strateji Belgesindeki İsrail’in güvenliğinin sağlandığı, İran’ın zayıfladığı ve Ortadoğu’da sonsuz savaştan kaçınma perspektifini hazmedemediği, İran’a müdahaleyi aklından çıkaramadığı anlaşılıyor. Üstelik bu tespitlerin; yani, İran’ın zayıflamasının müdahale düşüncesini zayıflatmak yerine tam aksine tetiklediği anlaşılıyor.
B Taleblu yazısına İran’ın en zayıf anında olduğu tespitiyle başlıyor.
“İran İslam Cumhuriyeti, muhtemelen 1979'daki kuruluşundan bu yana en zayıf noktasında bulunuyor. Haziran ayında, İsrail ve ABD'nin saldırıları, ülkenin uranyum zenginleştirme kapasitesini ve hava savunma sistemlerinin çoğunu yok etti. Aralık ve Ocak aylarında, ülke İslam Cumhuriyeti'nin kuruluşundan bu yana en yaygın iç ayaklanmayı yaşadı. Bu süreç boyunca, çözemediği, giderek kötüleşen ekonomik ve çevresel krizlerle karşı karşıya kaldı. Bu olayların hiçbiri İslam Cumhuriyeti'ni yıkmadı. Ancak ülkenin zor durumda olduğu şüphe götürmez.”
İran’ın zayıflığının müzakere ve anlaşma yerine askeri müdahale seçeneğini kuvvetlendirmesi, ABD’nin niyeti ve savaşı tercih etmesinin bir sonucudur. Bu durum, ABD’de Trump’ın güya eleştirdiği müdahaleciliğin siyasi kültürde ne kadar derin tahribat meydana getirdiğini gösteriyor.
Taleblu, Başkan Trump’ın İran’a askeri müdahalenin kolay netice almayı zorlaştıracak ideolojik direncin farkında olduğunu ve bu yüzden de müdahale konusunda isteksiz olduğunu söylüyor. Ancak İran halkının protestolarının ABD’nin askeri gücüyle birleşmesiyle netice alınabileceğini iddia ediyor.
“Trump yönetiminin diplomasiye ve sınırlı saldırılara öncelik vermesinin nedeni kolayca anlaşılabilir. İslam Cumhuriyeti zayıf olabilir, ancak hala ölümcül ve bölgedeki ABD güçlerine ve sivil hedeflere zarar verebilecek kapasitededir. Bu arada başkan, uzun süreli bir askeri harekat başlatma konusunda defalarca isteksiz olduğunu kanıtladı. Ancak gerçek şu ki, yaptırımlar, sabotajlar ve son zamanlarda tek seferlik saldırılarla Tahran'ın davranışını değiştirmeye çalışıp başarısız olduktan sonra, artık büyük adımlar atma zamanı geldi. Rejim, birkaç bombardımanla sindirilemeyecek kadar ideolojik. Bu arada İran halkı, ülkelerini dönüştürmeye hazır olduklarını açıkça ortaya koydu. Amerika Birleşik Devletleri, askeri gücünü kullanarak İslam Cumhuriyeti'nin askeri kapasitesini etkisiz hale getirip baskıcı iç mekanizmasını zayıflatarak onlara yardım edebilir ve etmelidir.”
Taleblu Hamaney’in ve üst düzey liderlerin öldürülmesi halinde dahi İran’ın direneceğini ve İran’da kurumsallaşmış bir devlet olduğunu söylüyor:
“Ancak, hızlı ve tek seferlik bir operasyonla bu rejimi devirmek, Hamaney'i öldürmeyi başarsa bile, son derece olası değildir. İslam Cumhuriyeti, bir zamanlar kurucusu Ayetullah Ruhullah Humeyni'nin kişisel kültü üzerine kurulmuş bir sultanlık devleti olabilir. Ancak son otuz yılda Hamaney (Humeyni'nin halefi), hem oldukça geniş bir devlet bürokrasisi içinde sadık kişilere yetki vererek hem de rakip güç merkezlerini destekleyerek kendi yönetimini ve rejimini kurumsallaştırdı. Sonuç olarak, İslam Cumhuriyeti bir piramitten çok bir dizi sütuna benziyor ve rejimi sürdürmek için kendi çıkarları olan güvenlik görevlilerinden oluşan güçlü bir derin devleti var.”
Aşağıdaki satırlarda ise Hamaney’in öldürülmesinden sonra ortaya çıkan İran direnişinin gerçekçi bir analizinin yapıldığı görülüyor:
“Bu açıdan bakıldığında, İran Devrim Muhafızları liderlerinin ve kıdemli üyelerinin çoğu, Hamaney'in astları olmaktan çok ortaklarıdır. Nitekim, 86 yaşındaki Hamaney'in rejimi günlük olarak ne ölçüde yönettiği belirsizdir. Örneğin, İslam Cumhuriyeti, Haziran ayında İsrail ile 12 gün süren savaş sırasında, Hamaney'in muhtemelen bir sığınakta olduğu ve New York Times'ın haberine göre elektronik iletişim araçlarını kullanmadığı bir dönemde, oldukça hızlı askeri kararlar aldı. Bu kararlar, birçok IRGC üst düzey subayı bir gecede İsrail saldırılarında öldürüldükten sonra bile alındı. Diğer bir deyişle, Venezuela modeli İran'da işe yaramayacaktır. Aslında, Hamaney'e yönelik tekil ve sansasyonel bir saldırı, amaçlanan etkinin tam tersini yaratabilir. Bölünmeyi teşvik ederek rejimi tehlikeye atmak yerine, kalan yetkililer en azından başlangıçta saflarını sıklaştırma eğiliminde olacaktır. Sistemi işler halde tutacak ve intikam almaya çalışacaklardır.”
Taleblu’nun 28 Şubat 2026 saldırısından hemen önce yayınlanan yazısındaki gerçekçi analizinin sonunda, yine de ABD askeri müdahalesini savunduğu görülüyor. Bu bakımdan bugün savaşın geldiği noktanın, savaşı savunan bir kesim için sürpriz olduğu söylenemez. Üstelik bu tezlerin ve ihtimallerin ABD’de açıkça konuşulup tartışıldığı da görülüyor. Burada esas problem ABD müesses nizamının strateji kültürü ve aklının bir kısmının, ABD Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi değişse bile değişmekte zorlanacak bir katılıkta olmasıdır. ABD İran’da 1953 Musaddık Darbesinden dolayı, 2000 yılında dönemin ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright’ın dilediği özürün bir anlamı olabilmesi için, ABD’nin siyasetinde ciddi bir değişiklik olması gerekiyordu… Böyle bir değişiklik olmadı. Özür dilemek veya Ulusal Güvenlik Strateji Belgesini değiştirmek gibi ciddiye alınması gereken stratejik hamleler; Hameney’i öldürme fırsatı yakaladığınız anda hemen gündemden kalkıyor ve askeri müdahale moduna geçiyorsanız, burada ABD açısından ciddi bir devlet aklı, siyasi karar alma süreci ve güvenilirlik sorunu yok mudur? Bu bakımdan ABD/Batı medyası ve siyasetinin Trump’ın ötesinde bir tartışma ve eleştiri için aynaya bakması gerekiyor…
Devamını Oku
27 Mart 2026 Cuma - 11:18
Devamını Oku
24 Mart 2026 Salı - 10:02
Devamını Oku
23 Mart 2026 Pazartesi - 11:56