
Türkiye’nin tarihsel hafızasını onaran, Osmanlı ile Cumhuriyet’i kavga ettirmeden aynı cümlede buluşturan İlber Ortaylı’yı kaybettik. Rengi de yeri de dolmayacak bir münevverin; akademiden medyaya, kitaplardan gezilere uzanan muazzam yolculuğuna dair bir vefa yazısı.
0:00
--:--
Son Güncelleme: 14 Mart 2026 Cumartesi - 09:33 | GDH Haber
Renkli insanlarımız gidiyor, renkleri de yerleri de dolmuyor… Renkli insanlara tahammül ve kıymetini bilmek, medeniliğin ve münevverliğin ölçülerinden biri olsa gerek. İlber Ortaylı böyle bir renkti, kıymeti ne kadar bilini, misyonu ne kadar anlaşıldı, bunu tartışmalıyız… Allah rahmet eylesin…
Mülkiyeye bizden sonra döndü ama biz senelerce Mustafa Çalık ağabeyimizin organizasyonuyla Türkiye Günlüğü idarehanesindeki kara tahtanın önünde Türk, Batı, Rus, İran tarihi, Türk idare tarihi ve genel kültür üzerine İlber Ortaylı’dan dersler -sahiden ders formatındaydı- aldık, sohbetler ettik… Ben bu derslerden çok şey öğrendim. Sadece İlber hocadan değil, farklı ekol, meslek ve aydınlardan müteşekkil “talebe” grubundan da…
Türk Kadınları Kültür Derneği organizasyonunda İlber Ortaylı rehberliğinde bir Kastamonu gezisi yapmıştık. Geziler için önceden okuduğunu, gezi öncesinde, sırasında ve sonrasında gezi defterleri hazırladığını gördüm Gezi onun için bir öğrenme ve öğretme imkanıydı. Gezmeyi çok sever ve herkese telkin ederdi. Çok gezen mi bilir çok okuyan mı sorusu sanki İlber Hoca için sorulmuş gibidir…
Çok okudu, çok gezdi…
Tam bir kitap kurduydu. Eski yeni kitapların peşine nasıl düştüğü ve çıkar çıkmaz okuduğunu etrafındaki bir çok kişi görmüştür.
Muazzam bir merakı vardı. Türk tarihine de insanlık tarihine de olması gerektiği gibi bir bütünlük içinden bakmaya çalıştı. Bu bütünlük arayışı bizim gibi siyasi devrim, rejim değişikliği ve ideolojik kavgalar yaşayan ülkelerde temel bir ihtiyaçtır. İİber Ortaylı milli tarih ve milli kimliğimizdeki bu temel ihtiyacı görmüş ve bunun için kavga etmeden bir denge içinde bütüncül bir tarih anlayışını yazarak, konuşarak telkin etmeye, inşa etmeye çalışmıştır. Bunu yapmaya çalıştığı içinde Türkiye sosyolojisine açık, her kesimden aydınlarla diyalog halinde olmuştur. Bugün bunlar sanki bir eksiklik ve karakter zafiyetiymiş gibi ideolojik bazı kesimler tarafından bir linç edasıyla yazılıyor. İlber Hocanın misyonu şahsi bir arayışın ötesinde, milli bir ihtiyaca denk düştüğü için popülerleşti… İlber Hocanın kürsüsü akademiden medyaya ve meydanlara taşındı…
Tarihin yakası açılmadık konularını bilir ama yazarken akademik ve milli sorumluluk çerçevesi içinde kalmaya dikkat ederdi. Fikirlerinde elbette tartışılabilecek yönler vardır ama yarınlara şimdi arkasından ölçüsüzce konuşan fanatiklerden daha fazla kitap, makale ve yöntem bıraktı…
Bizden farklı, renkli bütün isimlere saldırarak siyah-beyaz, hatta bir gri dünya kurabiliriz ancak…
Bütün renklere ihtiyacımız olduğunu griye mahkum olmadan fark edebilmemiz lazım…
O yüzden çok daha geniş açıdan bakmayı ve tahammüllü olmayı öğrenmemiz lazım.
İlber Ortaylı’nın tarihçiliğini ve misyonunu anlayabilmek için içinde yetiştiği ve yazdığı dönemi hatırlamamız lazım.
Bundan 37 yıl önce Sovyet sistemi çöktü. Doğu Avrupa'daki sosyalist ülkeler ancak elli yıldır, yani iki nesildir bu rejimin etkisi altındaydılar. Üstelik Rus işgali zoruyla sosyalist olduklarından ona karşı bir dirençleri de vardı. O yüzden geçmişi tamamen unutmamışlardı ve Rusya 'ya nispetle yeni duruma kolayca intibak ettiler. Rusya ise yaklaşık yetmişbeş yıldır yani üç nesildir ve üstelik yine Rusların yaptığı bir devrimle sosyalizme geçmişti. Yeni bir insan homosovyetus yaratmaya çalışmışlardı. Helene Carrere d'Encausse'nin Tamamlanmamış Rusya adlı kitabında bu durumu şöyle değerlendiriyor:
"Yetmişbeş yıl, siyasi kültürel ve toplumsal alanlarda insan hayatının tamamından fazlasını kaplayan bir sistem, geçmişin bütün hafızasını farklı bir evrene ait her türlü bilinci silmeye yeterli olur." Ruslar, şimdi hafızalarında olmayan bir şeyi yani kendilerini arıyorlar ve bulmak için çok zorlanıyorlar. Esasen Türkiye tecrübesi de bir yönüyle Ruslara benziyor. Müthiş bir hafıza ve bilinç kaybı:
Ernest Renan bu hali şöyle ifade ediyor:
"Kolektif hafıza kaybı ve hatta tarihi çarpıtmalar bir milletin oluşumunda önemli bir etkendir. Milleti oluşturan fertlerin ortak noktalarını ortaya çıkarabilmek için, aralarındaki birçok ayrışma noktasını unutmaları gerekir. Bir çok müşterek noktanın da hatırlanması gerekir. Hatırlamak ve unutmak, işte tarih budur."
Diğer milli kimlikler gibi Türk milli kimliği de bu iki kavramın dövdüğü örste şekilleniyor: Unutmak ve hatırlamak ... Cumhuriyetin tek partili otoriter döneminde unutmanın, çok partili demokratik döneminde hatırlamanın ağır bastığı, değişken bir milli kimlik...Unutmanın gerçekleştiği oranda, zedelenen bir milli kimlik, bir başka deyişle dil devriminde olduğu gibi başardıkça, trajik başarıların tahrif ettiği milli kimlik...Bu itibarla da hatırladıkça bazı kesimler tarafından yok olacağı, başka kesimler tarafından da ancak nihayet ortaya çıkacağı düşünülen, bir milli kimlik...
Türkiye'de de yaklaşık Rus devrimiyle aynı tarihlerde büyük bir kırılma, siyasi, iktisadi ve kültürel kopuş yaşandı. Keza Cumhuriyeti kuranların örnek aldığı Fransız Devriminin de eski rejim olarak nitelendirdiği eski kültürü tamamen ortadan kaldırmaya çalıştığını hatırlatalım. Bu kırılma ve kopuş neydi? Biraz ona bakalım. Türkiye, Balkan savaşından itibaren on yıl süren uzun bir savaş yaşamıştır. Bu savaşların içinde yer aldığı Birinci Dünya Savaşı ile İkinci Dünya Savaşı arasındaki döneme, tarihçi Hobbsbawm ''felaketler çağı'' diyor. Türkiye, bu dönemden en ziyade payını alan ülkeler arasındadır ve Türk milli kimliğinin oluşturulması bu zamana denk gelmiştir. Bu dönem boyunca bütün dünyada iktisadî ve siyasi liberalizm gerilemiş, otoriter ve totaliter rejimler ilerlemiştir.
Türkiye bu dönemde her şeyden önce büyük bir nüfus kaybı yaşamıştır. Bu kaybı Justin McCarthy şöyle anlatıyor: Osmanlı Anadolusu Birinci Dünya Savaşı'nda, savaşa katılan herhangi bir ülkeden daha fazla ölüm acısı çekmiştir. 1912'den 1922'ye kadar, Anadolu nüfusu yüzde 30 azalmıştır. Anadolu nüfusunun, yaklaşık olarak, yüzde 10'u göç etmiş ve yüzde 20'si ölmüştür." Mccarthy de Hobsbawn gibi felâketlerin yarattığı değişim potansiyeline dikkat çekerek, Türkiye üzerinde bu felâketlerin halkta reformları destekleyecek bir psikoloji ve maddi temel hazırladığını kaydediyor: "Felâket beraberinde değişime doğru psikolojik bir eğilim getirir. Basitçe ifade edilirse, felaket oluşturan kayıplar, insanların akıllarını, alışkanlıklarını ve hayatlarını değiştirir. Hiç olmazsa, hayatta kalanlar başlarına felaket getiren sistemden daha iyi bir sisteme sahip olmak isterler. Bundan başka, feci ölümler rasyonelleştirilmiş muhafazakâr hayatın en temel bloklarını yerinden oynatır, evler yıkılır, aile üyeleri öldürülür; çiftlikler ve işler yitirilir. Kayıplar yardım edemez ama geleneksel değerlerde ve muhafazakâr hayat tarzlarında değişikliklere sebep olurlar."
Bu değişikliğe hazır oluş, Türkiye'deki değişimi dünya savaşında yenilen her siyasi rejimin değişmesinin ötesine taşıdı. Osmanlı devletinin çok milletli ve dini dünya telakkisinden, milli ve laik rejime geçilirken toplumsal hafıza ortadan kaldırıldı. Renan'ın unutma anlayışına dayanan ve hayali bir antik orta Asya dönemi esas alınarak, İslami dönemin atlandığı bir milli kimlik inşa edilmeye çalışıldı. Tarihsel ve sosyolojik gerçeklikten kopulduğu ölçüde de, Mete Tunçay'ın deyişiyle ikna yerine cebre başvuruldu.
Bu dönem inkılapçılarının önde gelenlerinden, Adalet Bakanlığı yapmış Mahmut Esat Bozkurt'un aşağıdaki ifadeleri dikkat çekicidir: "Her ilerleme altında çiğnenen bir ananeye tesadüf edeceksiniz. Ananeler yaşayan maniler demektir. Hayat bir yıldırımdır ki bunun her darbesinde büyük Türk şairi Fikret'in dediği gibi bir gece, bir gölge devrilir. Bu devrilenler hep ananelerdir. Bunların arkasında sabahlar vardır."
İşte İlber Ortaylı bu tarih anlayışından uzaklaşarak Türk tarihini bir bütün içinde gören, Osmanlı ile Cumhuriyeti kavga etmeden bir bütünlük içine yerleştirmeye çalışan tarihçiler neslindendi. İlber Ortaylı’nın içinde bulunduğu tarihçiler nesli bu zor misyonu büyük ölçüde başardılar… Elbette eksikler fazlalar zaman içinde yerine oturacaktır. İdeolojik fanatikler dışında İlber Ortaylı’nın gördüğü hüsnü kabul milletimizin tarihimizle kavga etmemek kararının da bir sonucudur.
Devamını Oku
10 Mart 2026 Salı - 08:28
Devamını Oku
09 Mart 2026 Pazartesi - 10:20
Devamını Oku
07 Mart 2026 Cumartesi - 11:47