
İslamcılık, soğuk savaşın kutuplaşmış ikliminde sadece bir kimlik tartışmasına hapsedilmeden önce; dağılan bir imparatorluğun son savunma hattıydı. Yusuf Akçura’dan Nevzat Köseoğlu’na uzanan çizgide, bu üç akım birbirinin rakibi değil, ortak bir stratejik havuzun tamamlayıcısıdır
0:00
--:--
Son Güncelleme: 16 Şubat 2026 Pazartesi - 09:17 | GDH Haber
İslamcılık ondokuzuncu yüzyılda ortaya çıktı… Son günlerde yeniden tartışma konusu… Tartışma etnik Kürt meselesi, Türkiye’deki iktidarın eleştirisi, muhalif İslamcılık, dünyada İslamcılığın geri çekilmesi etrafında gelişiyor, gelişecek gibi de görünüyor…ABD Dışişleri Bakanı Marco Robio’nun Münih Konferansında Batı için yeniden sömürgecilik çağrısına bakınca İslamcılığın sonunun çok erken ilan edildiği anlaşılacaktır. Tabiî ki bu bir tesadüf değil. Esasen tarihin ve diğer sosyal bilimlerin kurucu babalarından İbni Haldun’un işaret ettiği üzere tarihte tesadüfe yer yoktur. Ondokuzuncu yüzyıl, modernliğin ideolojik düzeyde tezahürleri olan liberalizm, muhafazakârlık, sosyalizm ve anarşizmin ayrışıp reşit bir kimlik ve karakter kazandığı dönemdir. Hatta denilebilir ki, modernlik ve modern dünya ondokuzuncu yüzyıl birikiminde ifadesini bulmuştur. Osmanlı aydını ve daha sonra da Türk aydını ne ondokuzuncu yüzyılda ne de yirminci yüzyılda bu birikimi layıkı veçhiyle temellük edememiştir. İdeolojiler sahasındaki açmazımızın ana sebebi budur.
Ondokuzuncu yüzyılda ortaya çıkan İslamcılık acaba bu yüzyılın birikimini tan olarak temellük edebilmiş midir? Bu soru bugünkü bir çok tartışmayı da beslemektedir. Ancak İslamcılık bu anlamda bir ideoloji olmaktan çok Osmanlı Devletinin nasıl kurtulacağına ilişkin verilen jeopolitik strateji cevabıdır. Zamanla İslamcılığın ortaya çıkış şartları ve jeopolitik strateji arayışı unutularak soğuk savaş döneminin sert ideolojik mücadelelerinin de etkisiyle İslamcılığın sadece ideolojik bir tartışmaya dönüştüğü görüldü. İslamcılık, Osmanlı İmparatorluğu’nda ve Osmanlı aydınları arasında doğmuştur. Osmanlı Devletinin hâlâ en güçlü İslam ülkesi olmasının yanı sıra bağımsızlığını koruyabilmiş olması da, İslamcılık açısından kayda değerdir… Ancak Türkiye’de tek parti döneminin katı laiklik uygulamaları ve soğuk savaş döneminde ortaya çıkan tercüme İslamcılığı bu tarihin ve bu tarihten kaynaklanan Türkiye İslamcılığının kendine mahsusu özelliklerinin unutulmasına yol açacaktır. Mekteplerde sadece vatan ve hürriyet şairi olarak öğretilen Namık Kemal’in aynı zamanda ilk İslamcılardan olduğunu ve İslam ve demokrasiyi telif etmeye çalıştığını daha yeni yeni öğrenen günümüz İslamcılığının kendi ondokuzuncu yüzyıl tecrübesini yeterince bilip bilmediği tartışmalıdır.
Namık Kemal’in edebî seviyesi zaten tartışma dışı olmakla beraber, iktisada ve hürriyete ilişkin yazıları hiç de ihmal edilecek düzeyde değil. İslamcılık, zamanın frenklerinin ifadesiyle Panislamizm kezâ Pantürkizm, yükselen Alman ve Rus devletlerinin arkasındaki pan ideolojilerden bir etkilenmenin sonucudur. Aradaki esaslı fark, mesela Panslavizmin yükselen bir devletin stratejisi iken, Panislamizmin çöken bir devletin stratejisi olmasındadır. İdeoloji yerine strateji kavramını tercih edişimiz sebepsiz değil. Çünkü Panislamizm çıkışı itibariyle ideolojik değil, devleti kurtarmaya yönelik stratejik bir arayışın ürünüdür. İslamcılık bir yenilginin ürünüdür ve yenilen ordunun bir bayrak altında toplanması gibidir. Ünlü İspanyol düşünür Ortega Gasset, İtalyan düşünür Machiavelli’ye atfen kullanıyor bu “bayrağa dönmek” şiarını.
“Bir ordunun maneviyatı bozulup darmadağın olmaya başladığında kurtuluş yolu birdir, ‘Ritornare al segno’, yani ‘bayrağa dönmek’, bayrağın dalgalandığı yere sığınmak, dağılmış savaşçıları işaretin altında toparlamak…”
Osmanlı her yenilgisinde bir bayrak altında toplanacaktır: Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük. Yusuf Akçura Üç Tarz-ı Siyaset adıyla bilinen yazısını, 1904’ün 15 Mart’ında Rusya’nın Zoya köyünde imzaladığı yazısının ilk paragrafında, üç tarz-ı siyaseti şöyle izah ediyordu:
“Osmanlı ülkelerinde, garpten feyz alarak kuvvet kazanmak ve terakki arzuları uyanalı, belli başlı üç siyasî yol tasavvur ve takip edildi sanıyorum: Birincisi, Osmanlı hükümetine tâbi muhtelif milletleri temsil ederek ve birleştirerek bir Osmanlı milleti vücuda getirmek. İkincisi, hilâfet hakkının Osmanlı devleti hükümdarlarında olmasından faydalanarak, bütün İslamları sözkonusu hükümetin idaresinde siyaseten birleştirmek. Üçüncüsü, ırka dayanan siyasî bir Türk milleti teşkil etmek…”
Her üç akım da uzun süre birbirlerine rakip değil, şartlara uygun olanı yek diğerine ikâme edilecek ortak stratejik havuzda yer aldılar. Bu hali Nevzat Köseoğlu şöyle anlatıyor:
“… üç tarz-ı siyasetin üçü de, bulundukları noktadaki Osmanlı vahdetini devam ettirebilmek maksadına yöneliktir. Üçü de bulundukları tarihî kavşağın sebebi değil sonucudur; Osmanlı’nın geleneksel yapısını Osmanlıcılık düşüncesi bozmadı; Osmanlıcılık bir fikrî, içtimaî gerçeklik haline geldi, İslamcılık bunu bozmadı ve İslamcılığın gerçekçiliğini de Türkçülük bozmadı.”
Peki durum bugün ne halde?
Devamını Oku
13 Şubat 2026 Cuma - 10:10
Devamını Oku
12 Şubat 2026 Perşembe - 09:43
Devamını Oku
11 Şubat 2026 Çarşamba - 09:02