
Laiklik bir özgürlük alanı mı, yoksa toplumu ezen bir 'buldozer' mi? 2026 Ramazanı'nda yayınlanan bildiri, eski Türkiye'nin asabi laiklik anlayışını yeniden hortlattı. 1945'ten bu yana süregelen "demokratik laiklik" arayışı, bir grup sosyalistin bildirisiyle yeniden gündemde.
0:00
--:--
Son Güncelleme: 19 Şubat 2026 Perşembe - 09:35 | GDH Haber
2026 Ramazanına girerken bir grup sosyalist tarafından “Laikliği savunuyoruz” adıyla bir bildiri yayınlandı. Bildiri kullandığı dil ve laikliği bir din ve vicdan hürriyeti yerine Türkiye’de tek parti döneminin, darbelerin ve sosyalist rejimlerin baskıcı bakış açısını yansıtan bakış açısını hatırlattı. Bu kadar gelişmeye rağmen belli kesimlerin dini bir gericilik, laikliği de dini ezecek bir buldozer olarak görmekten vazgeçemediği bildirini dilinden anlaşılıyor. Bu bakımdan laiklik meselesinindin ve vicdan hürriyeti temelinde çözüldüğünü düşünenlerin bu saldırgan laiklik anlayışını unutmaması gerekiyor.
Türkiye’de 1945’ten sonra çok partili hayata geçilmesinden sonra CHP, tek parti döneminde yer yer dine müdahaleye varan, din ve vicdan hürriyetine izin vermeyen katı lâiklik anlayışından vazgeçerek demokratik bir lâikliğe doğru değişmeye başlamıştır. CHP içindeki otoriterlik yanlısı müfritlerin karşı çıkmasına rağmen, Cumhurbaşkanı ve CHP genel başkanı olan İsmet İnönü’nün dirayetli tavrı sayesinde uygulamaya da yansıyan bu yeni lâiklik anlayışı, 14 Mayıs 1950’deki ilk demokratik seçimle iktidara gelen Demokrat Parti (DP) döneminde de geliştirilerek devam edecektir… Ancak tamamen liberal ve demokratik bir lâiklik anlayışına ve uygulamasına DP iktidarı döneminde de geçilemeyecektir.
Sadece din ve vicdan hürriyeti bahsinde değil, genel olarak demokratikleşme ve liberalleşme projesinin o günden bugüne tamamlan(a)mamış olması şaşırtıcıdır. Böyle olmasına rağmen, 1946’dan sonra ve bilhassa DP döneminde din ve vicdan hürriyetinde sağlanan kısmi iyileşmenin dahi jakoben lâiklik anlayışı devam ettiren çevrelerde hala hazmedilememiş olması kayda değerdir. Bu çevreler, dinin mahiyetini anlamaktan uzak bir pozitivist espriyle ilerlemenin sonucunda dini ortadan kalkmasını beklediklerinden, dinin ortadan kalkmaması bir yana, din ve vicdan hürriyeti sahasında meydana gelen gelişmelerin yaşanması karşısında, bunu demokrasini bir icabı olarak değil, iç ve dış komploların bir sonucu olarak gördüklerinden toplumsal gerçeklikten ve hürriyetçi bakış anlayışından giderek kopuyorlar. Buna bağlı olarak bu demokratik ve sosyolojik gelişmelerin sebebi olarak “gericilik”, “irtica” , “cehalet” ve “hurafe” gibi izahlara başvuruluyor. Bu tür izahlar hakkında Şerif Mardin’in 1977’de yazdığı “Laiklik İdeali ve Gerçekler” makalesindeki değerlendirmelerine bakmak, meselenin anlaşılmasına hizmet edecektir:
“...(B)u kavramlar sosyal bilimlerin kavramları değildir, olsa olsa edebi ve hissi kavramlardır. Sosyolojik bir olay sosyolojinin analitik araçlarıyla incelenir. Aslında ‘hurafe’ gibi bir ‘üst yapı’ unsurunun sosyal eylemi şekillendirmekte kendi başına etkin olabileceği, bir toplum bilimcisi için pek inandırıcı değildir. Bunun yanında biraz daha anlamlı bir yaklaşım olarak kabul edebileceğimiz ‘İslam’ın özellikle kişinin her eylemini biçimlendirici olması’ fikri de konuyu tam çözmüyor. Burada sorulacak soru din ‘bildiğimiz toplum mekanizmalarından hangisi yoluyla ya da hangi yapı unsurlarına dayanarak bu kadar etkin oluyor?’ sorusudur.”
Mardin, lâikliğin ve ona karşı direnişin sadece siyasî bir konu ve bir “üst yapı” sorunu olarak değerlendirilmesinin bir tesadüf eseri olmadığını, tarihi mirasın bir sonucu olduğunu söylüyor. Çünkü Türkiye’nin tarihi mirasında, devletle fert arasında teşekkül etmiş bir ara veya üçüncü kesit olmadığından, dini, ya bir devlet sorunu veya bir kişi inancı (“hurafe” gibi) olarak değerlendirmek mümkündür.
Mardin’e göre, dikkat edilmesi gereken bir başka konu da, Cumhuriyetin kurucularının dinin “örgütsel/grupsal” yönlerini çok iyi değerlendirememiş olmalarıdır. Kişi eylemi ve kişilik toplumda kendiliğinden teşekkül etmiş “iradi birlikler” marifetiyle değil, devlet iradesi tarafından şekillendirilmeye çalışılmıştır. Bunda Cumhuriyete intikal etmiş, en etkili aracın devlet olmasının şüphesiz büyük rolü vardır. Fakat bu yolla “Cumhuriyet çocukları” yetiştirmek mümkün olmamıştır. Bu boşluğu ise öteden beri bu işlevi yerine getiren ve merkezi simge sistemi olarak “dini” kullanan “grup”lar doldurmuştur.
“Kısacası, din, Türkiye’de büyük bir direnç göstermişse, kişilerin değerlerinin bir kısmını oluşturmakta oynadığı rolden dolayıdır, insanların bir toplum unsuru olarak yaşamalarını mümkün kılan bir işlev gördüğü içindir. Bu anlam bana ‘hurafe’ anlatımına oranla daha anlamlı geliyor.”
Lâikliğin, Tarık Zafer Tunaya’nın ifadesiyle medeniyet mücadelesinde engel teşkil ettiği iddia edilen dinci çevrelerin tasfiyesine yönelik bir araç, bir “buldozer” olarak görülmesi, jakoben lâiklik anlayışını devam ettiren çevrelerde hala tazeliğini koruyan bir bakış açısını yansıtıyor. Tunaya, Osmanlı toplumunun sadece gayrimüslimler itibariyle değil, Müslümanlar itibariyle de “segmante” bir toplumsal yapıya sahip olduğunu; Cumhuriyetin bu yapının kalıntılarını, gelişmenin önüne set çektikleri için lâikliği bir buldozer olarak kullanabileceğini iddia etmektedir. Bu haliyle jakoben lâikliğin, bir buldozer olarak kullanılmış olmasına rağmen, çözemediği sorunlar ve dolduramadığı boşluklar, hatta bizatihi kendisinin yarattığı sorun ve boşluklar vardır: Toplumsal bir kolektif hafıza sorunu, gündelik hayatı tanzim edecek meşruiyete sahip bir aşkınlık noktasının yokluğu ve etik boşluk, dinin giderek ortadan kalkacağı varsayımını da yanlışlanmasıyla lâiklik eksenindeki siyasî kutuplaşmanın yükünü arttırmıştır. “Laikliği Beraber Savunuyoruz Bildirisi” solun ciddi bir kesiminin bu gelişmeleri dikkate alarak din ve vicdan hürriyeti temelinde bir laikliği kabul etmek yerine, katı din düşmanı laiklik ezberlerini tekrar ettiğini bize hatırlattı…
Devamını Oku
18 Şubat 2026 Çarşamba - 08:29
Devamını Oku
17 Şubat 2026 Salı - 10:50
Devamını Oku
16 Şubat 2026 Pazartesi - 09:17