


Turhan’ın millet olma ve millî kültürün oluşumu bakımından Türkiye’yi değerlendirmesi dikkat çekici tespitler içeriyor.
0:00
--:--
Son Güncelleme: 08 Mayıs 2025 Perşembe - 09:38 | GDH Haber
Mümtaz Turhan
Türkiye’de ve dünyada milli devlet, milli egemenlik, millet olma süreci, milli kimlik ve milli kültür meseleleri tartışılıyor. Özellikle “terörsüz Türkiye” projesi etrafında yaşananlar ve konuşulanlar genel olarak milliyetçi muhafazakar siyasete ve özel olarak milliyetçi siyasete ilişkin önyargılarla bağdaşmadığı için şaşkınlıkla karşılanıyor ve bu yüzden de yeterince de anlaşılamıyor. Halbuki Türk fikir ve siyaset tarihine biraz vakıf olanların genelde milliyetçi muhafazakar siyasetin, özelde milliyetçi siyasetin genişlik, kuşatıcılık ve esnekliğine şaşırmak yerine, kendi önyargılarına şaşırmaları gerektiği ortadadır. Tabii bu durum, sadece milliyetçi muhafazakarlığı eleştirenler için değil, savunanlar için de geçerlidir.
Kendi fikri ve siyasi geleneklerinden kopan siyasi parti ve gelenekler kendi tabanları veya kendilerine yakın kesimler tarafından da anlaşılamamaktadır. Bu konuyu başka bir yazıya bırakarak milliyetçi düşüncenin zenginliğine ve medeni olmakla yakın ilişkisine dair güçlü bir örnek olarak Mümtaz Turhan’a daha yakından bakabiliriz.
Mümtaz Turhan (1908-1969), memleketi Erzurum’un Pasinler ilçesine bağlı Akçataş köyünde memur bir babanın oğlu olarak doğmuş, Birinci Dünya Savaşı’nda Rus işgali ve Ermeni komitecileri yüzünden ailesiyle batıya doğru kaçmıştır.
Bu olay, gerek bu tür hadiselerin kültür değişmelerinde yarattığı etkileri incelediği akademik çalışmalarını gerekse de Rus-Komünist aleyhtarı milliyetçi fikirlerini derin bir şekilde etkilemiş olmalıdır. İlk, orta ve lise eğitimini Kayseri, Bursa ve Ankara’da tamamlamıştır. Belki de lisede hocaları olan Hilmi Ziya Ülken ve Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu’nun etkisiyle, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde felsefe bölümüne girmiş, bir süre sonra kazandığı imtihanla Almanya’ya gitmiş ve psikoloji okumuştur. Dönüşte (1936) aynı üniversitede açılan Tecrübî Psikoloji Kürsüsüne girmiş, 1939’da doçent olmuştur. 1948’de Cambridge Üniversitesi’nde, Kültür Değişmeleri (1951) adıyla daha sonra çok meşhur olan ikinci doktora çalışmasını yapmıştır.
Bu çalışmasından sonra sosyal psikoloji ve kültürel antropoloji kürsülerinin de Türkiye’deki kurucusu olmuştur. Turhan, bu yönüyle, Ziya Gökalp, Fuat Köprülü, Remzi Oğuz Arık gibi Türkiye’de bazı bilim dallarının kürsüsünün kuruluşunu gerçekleştiren, Türk milliyetçiliğinin öncü akademisyen neslinin son örneğidir.
Psikolojide Gestalt okuluna bağlı deneysel psikolojinin Türkiye’deki öncülerindendir. Turhan, kültür değişmeleri konusuna bağlı olarak dönemin tartışma konularıyla örtüşen şu eserleri vermiştir: Maarifimizin Ana Davaları (1954), Garplılaşmanın Neresindeyiz? (1958), Atatürk İlkeleri ve Kalkınma (1965), Üniversite Problemi (1967), Toprak Reformu ve Köy Kalkınması. Mümtaz Turhan bu konulardaki fikirlerini bir tür kalkınma programı içeren “Turhan projesi” adıyla bilinen projelere dökmüştür.
Turhan Kültür Değişmeleri ve Garplılaşmanın Neresindeyiz? gibi klasikleşen eserlerinin yanında, bu temel fikirlerini 1960’ların “kendini aramaya başlayan” Türkiye’sinde farklı versiyonlarıyla yükselen sosyalist hareketine karşı, milliyetçi ve antikomünist bir çizgide yayın yapan haftalık Yol gazetesinin başyazısındaki polemikleri ve sunduğu bu alternatif projeleriyle Türk sağında popülerleşmiştir.
Turhan’ın farklı eserleri ve projeleri, aslında ilk eseri olan Kültür Değişmeleri adlı klasikleşmiş çalışmasındaki fikirlerin bir tür açılımıdır. Turhan’ın eserlerindeki temel amaç, Batı’nın ilmî zihniyetiyle mücehhez millî haslet ve değerlerini muhafaza eden millî bir bünyedir. Bir başka ifadeyle Turhan milliyetçi ve modernleşmeci bir muhafazakârdır.
Turhan’a göre Türkiye’nin medenî toplum olmak amacıyla millet olmak amacı arasında bir fark yoktur. Her iki amaç da aynı şartları icap ettirmekte ve aynı temel süreçlere dayanmaktadır.
Turhan bu çok mühim noktanın şimdiye kadar meçhul kaldığını, çoğu siyasî amaçlarla yazılan eserlerde milliyetçiliğin zararlı siyasî tezahürlerinden bahsedildiğini, millet olma sürecinin ihmal edildiğini iddia etmektedir.
Türk milliyetçiliğindeki yaygın hamasi milliyetçi söylemden uzak duran Turhan için, millet, “her şeyden evvel sosyolojik bir birlik, sosyal psikolojik bir vâkıa”dır. Bu vâkıanın meydana gelmesine yol açan unsurların çok karışık terkibinin, yapı ve işlevlerinin incelenmesi gerekmektedir.
Millet, teşkilât ve kurumlar dışında maddî ve manevî unsurları da ihtiva eden bir kültür de demektir. Milleti tarihten önce var olan ve sonra da var olacak, ezelî-ebedî bir zatiyet şeklinde değil, tarihî bir varlık olarak kabul eden Turhan, milletin ve millî kültürün ilk ortaya çıktığı Avrupa’yı değerlendirmektedir.
Turhan’ın diğer milletler için de emsal teşkil ettiğini düşündüğü bu süreci nasıl algıladığını kısaca özetlemek onun milliyetçilik düşüncesini anlamak bakımından yardımcı olacaktır. Avrupa’da siyasî, iktisadi ve sosyal değişmeler sonucunda dinî imparatorluklar çözülmüş ve toplumların millet olma hareketleri görülmüştür.
13. yüzyıldan itibaren gelişen toplumsal değişikliklerle orta sınıfı yaratacak bir tacirler zümresinin belli bir yoğunluk kazanması ve ampirik bilgiye dayanan tekniğin belli bir seviyeye ulaşması gerçekleşmiştir. Bu iki gelişme sanayi devrimini hazırlayacaktır.
Yavaş yavaş ama istikrarlı bir şekilde teşekkül eden orta sınıf, halka dayanan millî ve merkezî bir devlet teşkil etmek amacıyla krallarla birleşerek feodalizmi tasfiye etmiş, aristokrasiyi zararsız hale getirmiş ve daha sonra da muhtelif halk zümreleriyle birleşerek krallıkları bertaraf etmiş veya sembolik mahiyette bir birleştirici unsur olarak muhafaza etmiştir. Böylece bir yandan siyasî alanda muayyen müesseseler etrafında mütecanis bir kitle oluşturmanın önündeki engeller kaldırılırken, diğer yandan da bu yeni kitlenin millet bünyesini kazanmasını sağlayacak manevî şartlar hazırlamıştır. Bu şartların başında, amorf bir toplumdan millet denilen toplumsal varlığın inşasında harç vazifesini görecek olan millî kültür gelmektedir.
Turhan, Avrupa’da millet kimliğinin ortaya çıkışını bu şekilde özetledikten sonra, bir milletin ortaya çıkması için iki ayrı yol olduğuna işaret ediyor:
1- Bir toplumsal grup muhtelif alanlardaki yoğun faaliyetler sonucunda önce millî kültürü yaratıp buna dayanan bir millî devlet kurabilir.
2- Önce bir millî devlet kurulduktan sonra millî kültür inşa edilebilir.
Hangi yol takip edilirse edilsin bir milletin ayakta durabilmesi, bağımsızlığını ve kimliğini devam ettirebilmesi için bir millî kültüre sahip olması şarttır. Batı milletlerinin teşekkülü, 19. yüzyılda ortaya çıkan ve yaygınlaşan milliyetçilik fikrinin etkisiyle değil, en azından 500 yıl süren tarihî ve toplumsal değişmeyle olmuştur. Batı milletleri, aralarından ilk olarak millet haline gelmiş olan İngiltere ve Fransa’yı taklit etmişlerdir. Avrupa’daki kalkınma hareketleriyle milletleşme hareketleri birbirinden ayrı düşünülemez:
“... Avrupa’da içtimaî ve iktisadî bakımdan kalkınma, ilerleme ile millet olma, millî birlik ve millî kültür bütünlüğüne kavuşma cehdi arasında hiçbir fark yoktur.”
Avrupa’daki toplumlar millet olabilmek için insanüstü çabalar sarfetmiştir. Mesela, “Millet bünyesinin icabettirdiği tecanüsü temin” etmek için İspanya, nüfusundan kitle halinde ihraçlar ve hatta engizisyon mahkemeleri gibi tedbirlere başvurmuştur. Bu örnek millet olma gayretlerinin ne kadar ehemmiyetli, kapsamlı ve şuurlu olduğunu göstermektedir. Milletleşmek amacıyla Avrupa’da yapılmamış fedakârlık kalmamıştır. Turhan’ın İspanya örneğini hiç eleştirmeden ve büyük bir fedakârlık gibi takdim etmesi dikkat çekicidir. Avrupa’da millet olmayı başarabilen toplumlar her alanda hızla gelişirken, gecikenler millet olana kadar ağır buhranlar geçirmiştir. Türkiye, garbın bu çok uzun süren toplumsal, iktisadî ve kültürel gelişme seyrini idrak edemezse, bu hususta isabetli kararlar alabilmesi mümkün olamayacaktır.
Turhan’ın millet olma ve millî kültürün oluşumu bakımından Türkiye’yi değerlendirmesi dikkat çekici tespitler içermektedir. Türkler dünyanın en büyük dinî ve askerî imparatorluklarından birisini kurmuş ve uzun süre yaşatmayı başarmışlarsa da, bugünkü anlamda “... geniş halk kitlelerine dayanan ne millî bir devlet tesis edebilmiş ne de ona temel teşkil edecek bir millî kültüre erişebilmiş”lerdir.
Türkiye Batı milletlerinin zirveye ulaştığı bir dönemde, büyük kayıplar ve mücadeleler sonunda “... millî devlete şeklen ulaşılabilmiş ise de henüz millî bir kültürün nüvesini dahi teşkil edememiştir.” Türkiye’nin bugünkü durumu, 13 ve. 19 yüzyıllardaki Avrupa’ya benzemektedir:
“Birbirinin çok yakınında veya birbirinden çok uzakta yaşayan, başka başka diller konuşan, kendilerine has örf ve adetleri, yaşayış tarzları olan gruplar, kümelenmeler, köyler vardır. Çoğu birkaç yüz kişiyi geçmeyen ve binleri bulmayan, başka ırk ve kültürlere mensup bu topluluklar birbirine ve Türkiye’ye sadece dinî bağlarla bağlıdırlar. Belki bir kısmında buna ilâve olmak üzere bir Osmanlılık veya aynı derecede bulanık bir tarih, yahut devlet şuuru da vardır.”
Bu konu “Turhan projesi”nde de ele alınmış ve amaçlar arasında “Türk ırkından olmayan, belki daha doğrusu henüz Türk kültürüne intibak etmeyen bazı mıntıkalarda[ki] vatandaşların çok kısa bir zamanda intibak etmelerini ...” sağlamak da sayılmıştır. Ancak projede bunun ne şekilde gerçekleştirileceği belirtilmemiştir.
Turhan yine bu çerçevede millî kültür eksikliğini telafi eden din bağına dikkat çekerek, inkılapçılık adına din bağının ortadan kaldırılmaya çalışılmasının sonunda millî birliğe zarar vereceğini ifade ediyor. Turhan inkılapçılığı dine karşı olmak şeklinde yorumlayan çevrelerin bu gerçeği bildikleri halde bu yönde propagandaya devam etmelerini onların kötü niyetlerine bağlamakta ve onları Atatürkçülüğü istismar ederek millî birliği bozmaya çalışan “kızıl yobazlar” olarak nitelendirmektedir.
Milleti yıkılmaz bir kale haline getirecek olan millî kültür Türkiye’de “zayıf, gevşek ve münferit” bir durumdadır. Bu bağlamda, Türkiye’nin ana ve hayatî davası millet olmak ve millî kültüre kavuşmaktır. İktisadî kalkınma bu ana davanın ancak bir parçasından başka bir şey değildir. Batı’nın gıpta ile bakılan bütün kültür ve medeniyet eserleri millet formundaki modern toplumların ürünleridir. Turhan’a göre: “Milliyetçilik bu hayatî ana davanın gerçekleşmesinde ve hedefe erişilmesinde bir vasıtadır.”
Turhan Türkiye’nin millet olabilmesi için “hakiki Batıcılığa” ihtiyacı olduğunu düşünmektedir. Milliyetçiliği ile Batılılaşmayı milliyetçiliğin başlıca davası olarak görmesi ilk bakışta çelişkili gelebilse de, o Türk milletinin Batılılaşarak Batı ülkeleri gibi güçlü, bağımsız ve millî hüviyetiyle var olmasını istemektedir.
Batılılaşma, Türkiye’deki hemen hemen bütün akımları yatay kesen ve hepsinin bir ölçüde kabul ettiği bir akım olmakla beraber, esas alınan ölçüye göre farklılaşmalar ve hatta cepheleşmeler yaşanmıştır. Turhan Türkiye’deki Batılılaşma hareketlerini ve Batılılaşma akımlarını eleştirerek, hiçbirinin hakiki Batılılaşmayı gerçekleştiremediği gibi bunu amaçlamadığını da iddia ediyor.
Tanzimat’tan beri devam eden batılılaşma ve kültür değişmesi hareketleri “bürokratik-edebî zihniyet”e sahip Çin’e benzeten Turhan, bu zihniyetin Batı zihniyetine yabancı olması sebebiyle teknik temasların hiçbir esaslı değişmeye yol açmadığını kaydediyor. Bunun sebebi ise Batı’yı Batı yapan aslî unsurların teşhis edilememesi, sebep-sonuç ilişkilerinin yanlış kurularak, sebeplerin anlaşılmadan sonuçların taklit edilmesidir. Halbuki Batı medeniyetinin dayandığı üç ana esas vardır: 1. Bugünkü modern ilim; 2. Ona bağlı olan ilim zihniyeti; 3. Yine ilmin bir uygulaması olan teknikle bir hürriyet ve kanun rejimi olan demokrasidir.
Turhan’ın savunduğu “hakiki batıcılık” açısından Türk batılılaşma ve milliyetçilik tarihine bakışını değerlendirdikten sonra, hakiki batılılaşmaya yol açacak Turhan projelerine geçelim.
Turhan, Batılılaşma hareketlerini ele alırken bu konudaki farklı akımları da değerlendirmektedir.
Özellikle II. Meşrutiyet döneminde billurlaşan bu akımları ele alırken, kendisinin de mensup olduğu Türkçülük akımına, Batılılaşma konusunda fikirlerini paylaştığı ve takipçisi olduğunu düşündüğü Ziya Gökalp’e müstesna bir yer vermektedir.
Batılılaşma ve onun karşısında mevzilenen İslamcılık dışında yer alan Türkçülük, diğer iki akımı içine almaya, aralarında bir uzlaşma sağlamaya ve birbirlerine tamamıyla zıt cephe almamalarına çalışmaktadır. Türkçüler İslamcılarla Avrupa’dan yalnız ilim ve tekniğin alınması hususunda birleşirken, Batıcıların programlarında ilme özel bir yer vermedikleri dikkat çekicidir. II. Meşrutiyet dönemindeki fikir hürriyeti sayesinde tam bir alt üst hali yaşayan toplumda her konu tartışılabilmiş ve sonraki kültür değişmelerinin zemini hazırlanmıştır.
Karşılaşılan sorunları çözemeyen toplum yeni fikirlere, yeni bir zihniyete ve ideale açık hale gelir. İşte bugünkü milliyetçiliğin de esasını teşkil eden Türkçülük akımı bu ihtiyaca cevap vermek üzere ortaya çıkmıştır. Böylece, Türkçülük, çöken imparatorluk enkazında bugünkü Türkiye’yi kurmuştur. O dönemin mevcut üç akımı içinde en ilmî ve sistemlisi olan Türkçülüğün de bütün Türkleri siyasî bir birlik altında toplamayı amaçlayan Turancılık gibi, zayıf tarafları vardır. Zamanla bu zayıf taraflar da bir yana bırakılmış, Türkçülük esaslı değişiklikler geçirmiştir. Ancak Turancılık ideali o dönemde Türkçülüğün bir zaafı olarak değil, yaygınlaşmasına hizmet eden güç motoru olarak görülebilir. Çünkü din bağlarının bir arada tutamadığı imparatorlukta gerçekçi olmayan mistik yönüyle Turancılık kolaylıkla onun yerine geçebilmiş ve manevî bir boşluğu doldurmuştur. Türkçülüğün zamanla tasfiye olan bu zaaflarına mukabil iki buçuk asırdır devam eden Batılılaşma tecrübemizde, ilmin hakim olduğu Batı medeniyetini anlayan yegâne mütefekkir olan Ziya Gökalp gibi çok önemli bir ismi çıkarabilmesi de kaydedilmelidir. Bu bakımdan, Gökalp eğitimde “kemiyetten ziyâde keyfiyete kıymet vermek esas olmalıdır” şeklindeki görüşleriyle de dikkat çekicidir.
Gökalp’in bu istikametteki tavsiyelerine rağmen, onun fikirlerini anlayıp uygulayacak evsafta idareci ve eğitimci olmadığı için fiiliyata geçememiştir.
Mümtaz Turhan’ın bu çizgisi Erol Güngör ile derinleşerek devamedecektir…
Devamını Oku
15 Mayıs 2026 Cuma - 10:29
Devamını Oku
12 Mayıs 2026 Salı - 10:09
Devamını Oku
11 Mayıs 2026 Pazartesi - 11:33