


İslam dünyası 1970'lerden itibaren "İslami uyanış" yaşamaktadır. Bu uyanışın sebeplerinin ilki Batı medeniyetinin insanların maneviyatını doyuramaması, ikincisi de Batılılaşmayı amaçlayan elitlerin açık bir şekilde başarısız olması.
0:00
--:--
Son Güncelleme: 22 Mayıs 2025 Perşembe - 13:50 | GDH Haber
Erol Güngör, bir milliyetçi olarak milliyetçiliğin ve millî devletlerin İslam alemindeki birlik ve beraberlik sorunlarında oynadığı rolü tartışıyor. Bütün Müslümanları tek bir devlet altında birleştirmek şeklindeki İslamcılık anlayışını gerçekçi bulmayan Güngör, bu anlayışın İslam dininin bir hükmü olmadığını da ifade ediyor. İslam tarihinde zaman zaman yaşanan birlik hali, güçlü bir devletin varlığıyla mümkün olmuştur. Şimdiki İslamî uyanışta ise, böyle güçlü bir devlet yoktur.
Esasen, panislamizmin güçlü bir akım haline gelemeyişinin sebebi de İslam doktrininde dayanağının bulunmayışıdır. Sünnî İslam doktrininde, din işlerini yöneten ve manevî otoritesi olan bir halifelik makamı yoktur. Görevini dine uygun yerine getiren her devlet reisi bir halifedir. İslam alemi için tek bir devlet reisi veya halife şartı yoktur. Bu yüzden millî devletler İslam doktriniyle çelişmezler. Güngör, kendi millî yollarında yürüyen İslam ülkelerinin milletlerarası İslam dayanışmasının siyasî olmayan şeklini Ziya Gökalp'in tezlerini atıfla ortaya koyuyor.
Güngör'ün din bahsindeki görüşlerini kendisi hakkındaki bir yazıda Özden ve Unan'ın üçlü tasnifiyle aktarmaya devam edelim:
1. Beşerî varoluşun beraberinde getirdiği anlam problemine bir cevap olarak din.
2. Yeni bir medeniyet inşa etme sürecinde din ve İslam.
3. Laiklik ve din.
1. Beşerî Varoluşun Beraberinde Getirdiği Anlam Problemine Bir Cevap Olarak Din.
Önce Batı'da ortaya çıkan, daha sonra da Osmanlı Türk aydınlarına da intikal eden modernleşme düşüncesinin bir versiyonu, dini, gerileyen ve ortadan kalkacak bir toplumsal kurum olarak görmektedir. Halbuki dinin yerini bilimin veya bilimsel bir ideolojinin alacağı iddiası yanlışlanmıştır. Bilimin dinin yerini dolduramayacağı, bir dinin yerini ancak başka bir dinin veya dine benzer bir ideolojinin doldurabileceği görülmüştür. Türkiye'deki inkılapçıların, dinin yerini bilim ve vatan düşüncesiyle doldurma teşebbüsleri de boşa çıkmıştır.
Din, ezeli ve ebedi sorulara cevap vermektedir. Din ayrıca başta bilim olmak üzere değişen disiplinler karşısında insanın emniyet ve bağlanma hissine cevap veren değişmez değerler manzumesini ifade etmektedir. İnsanların zaman zaman dinden uzaklaşıyormuş gibi görünmeleri, aslında onların bu arayışa yeterince cevap ver(e)meyen dinden veya dinin formel anlayışından uzaklaşmalarına işarettir. Bu durumda din, yani İslam kendini yeni şartlara göre yorumlamalıdır.
İslam medeniyeti batı medeniyeti karşısında yenilmiş ve bu yenilginin sonunda batı medeniyetini örnek alan bir değişme sürecine girmiştir. Ancak İslam dünyası 1970'lerden itibaren "İslami uyanış" yaşamaktadır. Bu uyanışın sebepleri konusunda farklı izahlar bulunmakla birlikte, şu iki husus bu sebeplerin üzerinde yükseleceği zemini hazırlamıştır. Bunlardan ilki, Batı medeniyetinin insanların maddiyatına hitap ederken maneviyatını doyuramaması, içinden çıkan otoriter ve totaliter ideolojiler, çıkardıkları iki dünya savaşıyla kaybettiği itibar ve yaşadığı ahlâkî buhrandır.
İkincisi de, İslam ülkelerinde batılılaşmayı amaçlayan elitlerin açık bir şekilde başarısız olması ve batılılaşmanın dar bir eliti mutlu etmek dışında geniş halk kitlelerine bir faydasının olmamasıdır. İslam, ortaya çıkan arayış karşısında Batı'nın maddiyata, doğunun maneviyata ağırlık veren zihniyeti dışında her ikisinin dengesini kurabilen bir sistemdir. İslam, bu ideal dengeyi kurduğu gibi Hıristiyanlığın cismanî ve ruhanî ayrımını benimsemeyen bütüncü yaklaşımıyla da cazibesini artırmaktadır.
İslam bu haliyle bir buhran yaşayan ve bir arayış halinde olan batı medeniyetinin ıslahına yardımcı olabileceği gibi ona alternatif bir başka medeniyet hamlesi de yapabilir. İslam medeniyeti, batıya göre gerilemişse de mevcudiyetini devam ettirmektedir. İslam, yukarıda işaret edilen potansiyelleri taşıdığı gibi, müthiş bir direnme kabiliyetine ve yaşama azmine de sahiptir.
Burada İslam dini ile İslam tarihi arasında bir ayrım yapılmalıdır. İslam bu potansiyelini tarihî olarak ispatlamakla beraber, bir süre sonra, bu tarih içinde ortaya çıkan medeniyet kurumları, batı medeniyetinin kurumları karşısında başarısız olmuş ve başlangıçtaki değerlerden uzaklaşmışlardır. Halbuki medeniyeti kuran şey, kurumlar değil, inanç ve değerler manzumesidir. O halde İslam medeniyeti, kurumlardan ve tarihten değil, inanç ve değerlerden hareketle yeniden kurulabilir veya dirilebilir. İslam dünyasındaki İslamî uyanış veya İslam'a dönüş hareketleri bu bakımdan umut vericidir. İslam bu haliyle tatbik edilirse, İslam ülkelerinin sadece anlam ve ahlâk problemlerine değil, toplumsal ve iktisadî problemlerine de cevap verebilir:
"Türk cemiyetinin sosyal ve ekonomik gelişmesinde dinin çok yardımcı olması beklenir. Mamafih yeryüzündeki bütün dinler bu özelliğe sahip değildir. Mesela, Doğuda içtimaî fonksiyonu bulunmayan, sadece ferdi tatmin etmeye yarayan ve ona dünyayı bırakmasını tavsiye eden dinler vardır ki bunlar iktisadî-sosyal kalkınmada ayak bağı sayılmaktadır. Buna mukabil Avrupa'daki iktisadî gelişmede Protestanlığın büyük rol oynadığı genellikle kabul edilir. İslam'a gelince, onun din ve dünya diye bir ayrım yapmaması, insanların bu dünyada ne kadar iyi işler yaparlarsa ahirette de o derece mükafat göreceklerini bildirmesi, çalışıp kazanmaya büyük önem vermesi ilh. Kalkınmada büyük bir manevî güç sağlar. "
Güngör, iktisadi gelişmenin ve teknolojinin Batıda yarattığı tahribatın İslam medeniyetinde yaşanmamasının yolunu İslam hukukunda görüyor. İslam hukuku, Batıdaki laik hukuk anlayışıyla birbirinden kopan ahlak ve hukuku birleştirmektedir. Batı hukuku insanı aşan ufuk değerlerle ilişkisini kaybettiği için iktidar ve menfaat savaşının bir ürünüdür. Halbuki İslam hukuku insanı aşan ufuk değerleriyle hüküm vereceğinden iktidar çatışmasına bulaşmamaktadır. İslam hukuku, insan hayatını bütüncü, maddi ve manevi dengesi içinde devam ettirebilme imkanına sahiptir.
Erol Güngör'ün İslam üzerine yazdığı ikinci ve birincisini tamamlayıcı nitelikteki müstakil eseri İslam Tasavvufunun Meseleleri'dir. İlkinden bir yıl sonra 1982'de yayınlanan bu eser, esas itibarıyla İslam'ın Bugünkü Meseleleri'nde ortaya konulan bakış açısının tasavvuf bahsine uygulanmasıdır. Ayrıca bir kitap olarak ele alınışı konuya verilen ehemmiyeti yansıtmaktadır. İlk kitaptan sonra gençlerin tasavvuf bahsindeki ısrarlı soruları ve özellikle bu dönemde milliyetçiler arasında yaygınlaşan tasavvuf eğilimi konunun ayrı bir kitapta ele alınmasına yol açacaktır.
Güngör'e göre, İslam tasavvufu diğer mistik akımlarla kültür alışverişinde bulunmakla beraber özü itibarıyla İslam'ın Kuran ve sünnet anlayışının içindedir. Bu bakımdan tasavvufun İslam dışılıkla itham edilmesi yanlıştır. Bir başka yanlış da tasavvufun İslam medeniyetinin çöküşüne sebep olduğu tezidir. Tasavvuf bu iktisadi ve siyasi çöküşe tepkinin bir ifadesi olmaktadır. Tasavvuf soyut, şehirli ve medreseli İslam'ı anlamayan göçebe, cahil ve arkaik kültürden gelen kütleleri Müslümanlaştırmıştır. Ancak daha sonraki aşamada tasavvufun İslam kültürüne yaptığı en büyük menfi tesir ''en kaliteli zihinleri, en parlak zekaları'' kültür hayatının dışına çekerek onları kısırlaştırması olacaktır. "Vahdeti vücud" görüşü etrafında teşekkül eden tasavvuf pasif ve içe kapanan bir insan tipi yaratmış, bu tip ise batıda ortaya çıkan aktif ve müteşebbis insan tipiyle rekabet şansı olmayan ve yaratıcılığını kaybetmiş bir insana dönüşmüştür.
Mutasavvıflar şiir ve musiki dışında kültürle ilgilenmemişler ve toplumsal sorumluluklarından kaçmışlardır Bu bakımdan İslam dünyasının yarattığı en büyük zihinlerden Gazali ve Mevlana'nın kaçışları çok hazindir. Mutasavvıfların keramet iddiaları, ilim zihniyetinin esasına ters düşer: ''Keramet tabiat olaylarının insan iradesi ile her an değiştirilebileceği manasına gelir.
Bu da tabiatın kendine mahsus bir nizam ve işleyişi olduğu, tabiata müdahalenin ancak bu işleyişe ait kanunları bulmak ve onlara uygun hareket etmekle bulunduğunu kabul eden ilim zihniyetine esastan ters düşer.'' Güngör'ün bu değerlendirmesi, İslam'ı, ancak Russel'ın olguculuğunun izin verdiği kadarıyla geçerli bir din olarak kabul ettiği gerekçesiyle eleştirilmiştir. Ancak bu eleştiri, Güngör'ün tasavvufa yönelik diğer temel eleştirisi ve İslam anlayışı dikkate alındığında boşa çıkmaktadır . Güngör, sufilerin tabiat bilimlerinin yanında şer'i ilimlere de kıymet vermediğine dikkat çekerek bu hususu da eleştiriyor. Dünyayı, sosyal ve siyasi organizasyonları insanı Allah'tan uzaklaştıran bir tuzak olarak gören sufiler İbni Hanbel ve Ebu Hanife'yi devlet görevi kabul etmedikleri için takdir ederler. Halbuki Erol Güngör’e göre islam, ''... müslümanların bir cemaat olarak refah ve saadet bulmaları için yol gösteren bir sistemdir.''
Tasavvuf hareketleri, Müslümanları sosyal ve siyasi ilişkilerinden soyutlayarak meselelerinin çözümü için organize olmaktan alıkoymaktadır. Bu durumda Müslümanlar iman ve amellerinin beraberliğini muhafaza edemeyecekleri, bölünmüş bir ikili hayat yaşamaya mahkum olabileceklerdir. Bu durumda bir yol ayrımına gelinmektedir: '' Cemiyet halinde İslamî bir hayat mı yaşayacağız, yoksa bir manevi, bir de maddi hayatımız mı olacaktır? İnandıklarımızla yaptıklarımızın birbirini tutmasını mı istiyoruz, yoksa sağ elimizle dünyaya, sol elimizle Allah'a uzanabileceğimizi mi düşünüyoruz? '' Tasavvufi terbiyenin de amacına ulaşabilmesi için kişinin ihtiyarının dışında sosyal planda uygulanabilecek tedbirler gereklidir.
Müslümanlar sosyal bir meseleyle karşılaştıklarında, nefis murakabesi yerine cemaatin derdini çözmek üzere kaynaklara bakmalı ve buradan bir hüküm çıkarmalıdırlar. Bu kaynaklar, temeli itibarıyla vahye dayanan ve irrasyonel nitelikte olmakla beraber, bunlardan yeni hükümlerin çıkarılması daima rasyonel yöntemlerle olacaktır. Bu itibarla rey, kıyas, istidlal gibi akli yöntemler kullanılarak çıkarılan hükümler ve buna bağlı olan içtihad kapısı yeniden açılmalıdır. Aksi halde islamcı genç kitlenin büyük potansiyeli tasavvuf girdabında heba olabilir. Mamafih, gençlerin tasavvuf eğilimi şahsi bir kurtuluş arayışının değil, sosyal bir kurtuluş arayışının sonucudur. Dinin manevi ihtiyaçları karşılayamaz bir formalizme batması gençleri bu istikamette arayışa yöneltmiştir. Bu arayış vesilesiyle sufi akımların tarihteki kimi kusurlarından kaçınmak ve sünni cemaatten ayrı bir teşkilat ve zümreye duyulan ihtiyacı ortadan kaldırmak mümkün olabilecektir. Meselenin rasyonel bir zeminde ele alınması, şahsî ve batınî yorumlar yerine rasyonellik ortak paydasında bir demokrasiyi mümkün kılmaktadır.
İslam dünyası batılı ülkelerin sömürgesi olmaktan çıkarak bağımsız millî devletler haline geldikten sonra, hangi iktisadî sistemin tercih edileceği konusunda tartışma içine girmiştir: Kapitalist sistem mi, sosyalist sistem mi? Bu ülkeler batılı kapitalist ülkelere karşı mücadele ederek bağımsızlıklarını kazandıklarından kapitalizmi arzulamamaktadırlar. Bu yolu vaktiyle tercih etmiş Osmanlı'nın başarılı emsal vermemesi de bu seçeneği zayıflatmıştır.
Yine batı içinden ve kapitalizmi eleştirmek üzere çıkmış olan sosyalist seçenek, bu muhalif tavrıyla "yeni devlet"lere cazip gelmektedir. Sosyalizmin güçlü merkezî devlet ve düzenleyicilik tasavvuru, yeni devletlerin millet yaratma arzularına uygun araçlar sunmaktadır. Bu yüzden, genel olarak bu yeni devletler ve içlerinde de İslam ülkeleri, önce sosyalist seçeneğe yönelmişlerdir. Fakat henüz kapitalizmin gelişmediği bu ülkelerde, kapitalizmden sonra gelmek ve ona muhalefet etmek amacıyla teşekkül eden sosyalizmin uygulanmasındaki başarısızlıklar yanında, sosyalizmi desteklemek iddiasındaki Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin bu ülkelerin bağımsızlıklarına müdahale edici tavrı da rahatsızlık yaratmaktadır.
Bu iktisadî ve siyasî riskler, yeni devletlerin sosyalizmden uzaklaşmalarına yol açan bir milliyetçi hassasiyet yaratmaktadır.
Sosyalizm, Avrupa'da sanayileşmenin yarattığı hoşnutsuzlukları ve gelir dağılımındaki adaletsizliği çözmek iddiasıyla oluşmuş bir ideolojidir. İslam da sosyal adalete önem verdiğinden, Avrupalı sosyalistler İslam'la sosyalizmin ilişkisini kurmaya çalışmışlardır. İslam ülkelerindeki sosyalistler de kendilerine taban bulmak için bu konuda yazılanları geliştirmişlerdir. İslam ülkelerinde Batıcı aydınlar hakim oldukça buna benzer arayışlar beklenmelidir. Bu arayışlarda esas olan İslam değil, İslamın bu ideolojilere uygun gelen kısımlarıdır. İslam ülkelerinde millî ve İslamî elitler hakim olduğunda, meseleye başka türlü bakılabilecektir. İslam, esasında iktisadî hayata ilişkin bazı prensiplere sahip olsa da bir iktisadî doktrin değildir. Bu yüzden de iktisadî problemlerle karşılaşıldığında İslam ülkeleri dışında geliştirilen teorilerden faydalanılabilir. Bu sadece sosyalizm için değil liberalizm için de geçerlidir.
Güngör laikliği objektif düşünme şekli olarak kabul ettiğinden, kanunla ve kurumsal bir düzenlemeyle laik olunamayacağını, meselenin bir zihniyet meselesi olduğunu ifade etmektedir. Türkiye'nin din yüzünden geri kaldığını düşünenler de, dinden uzaklaştığı için geri kaldığını düşünenler de meselenin kendisini değil, dini tartışmakta ve objektif düşünceden uzaklaşmaktadır. Türkiye'de cumhuriyeti kuranlar dine düşman olmasalar da, dini eğitime izin vermeyerek ve kimi yasaklarla dini düşünce geleneğinde kırılmaya ve seviye kaybına yol açmışlardır. Üstelik inkılapçılık adına dinde reform gayretlerine girerek inanan insanlardan uzaklaşmış ve onlarda değişime karşı reaksiyoner bir tavır yaratmışlardır. Demokratik hayata geçişle, bu tür mecburi kültür değişmelerinin yerini serbest kültür değişmeleri almıştır. Din eğitimi yeniden başlamıştır. Bu durum, geniş kitlelerin ihtiyacını karşıladığı gibi dini ilimler tahsil eden ciddi aydınların yetişmesini de temin etmiştir. Ancak bu gelişmeler laiklik ve din etrafındaki ileri-geri tartışmalarını sona erdirmemiştir. İnkılapçıların din ve sosyoloji hakkındaki bilgisizlikleri, bu tartışmaların temel sebebidir Dine yönelik devlet müdahaleleri de hem din ve devlet işlerinin ayrılmasını hem din ve vicdan hürriyetini zedelemektedir.
Erol Güngör, Türkiye'deki ve dünyadaki İslami uyanışı erken dönemde değerlendirerek bu uyanışın heyecanının siyasi kanallara değil, yeni bir medeniyeti inşa edecek olan ilim, kültür ve sanat kanallarına akmasını teklif etmiştir. Güngör tarihte Türk milli kimliğinin İslamlaşma sayesinde muhafaza edilebildiğini ve bugün de Türkiye'nin yaşadığı milli kimlik ve kültür buhranının yine İslamla aşılabileceğini kaydediyor.
Türk milliyetçiliğini Abduh ve Akif çizgisinde bir tür İslamcılık muhtevasıyla tanımlıyor. Bu İslamcılık siyasi değil, kültürel bir İslamcılıktır. Güngör, tasavvufun ferdi kurtarmaya yönelik şahsi ve rasyonel olmayan yolunun İslamî uyanışı hedefinden saptırma tehlikesine dikkat çekiyor. Tekke İslamı karşısında rasyonel ve toplumsal medrese İslamını tercih eden Güngör, bu istikamette laik batı hukukundan farklı olarak ahlaktan kopmayan, İnsan ötesi değer ufkuyla iktidar ve menfaat kavgasına bulaşmayan İslam hukukunun canlanmasını bir kurtuluş yolu olarak görüyor.
Böylece İslam ülkelerindeki batı hukuku aktarmaları yüzünden ahlaktan kopan hukuk ahlâkileşirken, sanayileşmenin ve teknolojinin getirdiği çatışma ve değersizleşme tehlikeleri kontrol altına alınmış olacaktır. Güngör bu durumun dini bir hukuk yaratmak değil, dini hukuktan faydalanmak anlamına gelmesinin laikliği ihlal etmeyeceğini düşünmektedir.
Devamını Oku
15 Mayıs 2026 Cuma - 10:29
Devamını Oku
12 Mayıs 2026 Salı - 10:09
Devamını Oku
11 Mayıs 2026 Pazartesi - 11:33