
Önümüzdeki ağaçlara bakarken kuşatıldığımız ormanı ne ara unuttuk? Bir ilanla başlayan Arşaluys Teyze’nin hikâyesi; cemaatlerin, kurumların ve bireylerin 'ehemmi mühimme tercih etme' sınavını masaya yatırıyor.
0:00
--:--
Son Güncelleme: 30 Ocak 2026 Cuma - 08:33 | GDH Haber
Nurhan Çetinkaya’nın Facebook sayfasında bir ilana denk geldiğim esnada mala yani bir şeylerle uğraşıyordum, bilgisayarda ne ara Facebook’u açtım Nurhan Bey’in sayfasına geldim bu ilanı gördüm hiç hatırlamıyorum; velakin görmekliğimle dudaklarımın büzüşmesi, agâh olmam bir oldu. Bakırköy'de oturan 82 yaşındaki Arşaluys Rita Kasapyan isminde bir Ermeni nine yedi aydır kirasını ödeyemediği için ev sahibi tarafından kapının önüne konmak isteniyordu. Nurhan Bey bir yandan Ermeni cemaatine seslenirken bir yandan takipçilerinden yardım talep etmişti. Beli bükülmüş acuzelerini sokağa düşmekten koruyamayan bir toplum oluşumuz ve mevcut düzenin bu konuda büyük eksikliklerinin olması iki ayrı başlık olarak karşıma çıktı bu cümleden. Sahi ekalliyet cemaatleri en azından bu gibi durumlarda aktif rol almaz mıydı, bu insanlar birbirine oldukça tutkun insanlar değil miydi? Ben de biliyorum bu cemaatlerin üstesinden gelmekte zorlandığı onlarca sorunun olduğunu. Pekçok kurumu güç bela ayakta tutmaya çalışan; bu maksatla sevgi sofraları gibi bağış kampanyaları düzenleyen azınlık cemaatleri için hiçbir şey güllük-gülistanlık değil. Bunun ben de farkındayım. Velakin en temel vazifesi, cemaatini bir arada tutmak ve varlığını sürdürerek gelecek kuşaklara aktarmak olan bu gibi kurumların asla ıskalamaması gereken bir durumdur Arşaluys teyzenin keyfiyeti. Bir vesileyle bir Almanca atasözünden bahsetmiş ve farklı bir kontekstte de olsa tartışmıştım; denk gelenler hatırlayabilirler. “Man sieht den Wald vor lauter Bäumen nicht” der Almanlar “ önümüzde o kadar çok ağaç var ki karşımızdaki ormanı göremiyoruz”…
Bir zamanlar yalnızca bize ait bir sorun olduğunu düşündüğüm, dünyayı kurtarırken yanıbaşındaki asli vazifelerini ihmal etme kusuru son dönemlerde çeşitli vesilelerle ve birbiriyle hiç alakası olmayan çevrelerde karşıma çıkmaya başladı. Zat-ı mürşidanelerinden henüz bıyığı yeni terlemiş bir lise talebesi iken işitmiştim “ Müslüman ehemmi mühimme tercih eder” buyurmuşlardı. Yani daha önemli olanı önemli olana tercih etmek zaruretinden dem vurmuşlardı. Ne yazık ki görünürlüğü artan, kamuoyunda ses getiren şeyler -ki bunlar şüphesiz önemli şeylerdir- itfa edilmesi gereken ve ekseriyetle kimse tarafından bilinmeyecek olan hizmetlere heveslenmemize mani oluyor. Şu sıralar zihnimi en çok meşgul eden hususlardan birisi de, bu zamanın insanının eksibisyonizm hastalığına müptela olmasıdır. Mevzubahis programında yeri geldikçe değinmeye gayret ediyorum. Vitrine koyup da sergilemeyeceği hiçbir şey cazip gelmiyor artık bu zamanın insanına. Ermeni cemaatini tenzih ederim, maksadım onları eleştirmek değil; aksine kendi çevremde gördüğüm bu gibi kritik ihmalkarlıkların, küçük ve birbirine düşkün olduğu varsayılan cemaatlerde de var olduğunu görmekle hastalığın her yana sari olduğunu hissetmemdir. Böyle bir iddiada bulunmak için Nurhan Bey’in ilanını okumama elbette gerek yoktu, böyle bir çıkarımda bulunabilir ve bir takım delillerle müdellel kılabilirdim. Fakat 82 yaşında bir Ermeni teyzenin duçar olduğu zaruret bunu derinde hissetmeme vesile oldu. Hakikaten karşımızda ne kadar da çok ağaç var ve biz bu araçlara bakarken etrafımızı çepe çevre kuşatan ormanı sık sık unutuyoruz.
Merhum bir hikaye anlatmıştı bir defasında. Binlerce kişiye karavana çıkarmak zorunda olan bir aşçı, tuvaletten çıkıp da kazanın başına koşarken elini yıkamayı unutmuş bir defasında. Uzun ve tafsilatlı bir hikayedir, bu kadarını anlatıp kısadan hisseye bakalım. Demişlerdi ki, “elbette aşçının en temel vazifesi o kazanı kaynatmaktır ve o kazan kaynamadıktan sonra aşçıya ihtiyaç duymamaktadır. Velakin kademhaneden elini yıkamadan çıkan bir adamın yaptığı yemeği ne sen yersin ne ben yerim ne çoluğuma yediririm ne çocuğuma yediririm; dökün gitsin bütün kazanı çöpe”… varlık sebebi ve temel vazifesi bir başka şeymiş gibi görünen kurumların, bu vazifelerini yerine getirebilmelerinin en önemli şartı oraya varmadan ifa edilmesi gereken vazifelerini ifa edilmesidir. Tuvaletten çıkınca el yıkamak gibi. Öyle bir telaş ile çepeçevre kuşatılmışız ki, dünyayı kurtarmayı amaçlarken attigimiz adımların nice gönlü kırdığını, nice temel vazifemizi ihmal etmemize vesile olduğunu göremiyoruz. Ziya Paşamız merhum Terkib-i Bendinde
“Yıldız arayıp gökte nice turfa müneccim Gaflet ile görmez kuyuyu rehgüzerinde
Onlar ki verir lâf ile dünyâya nizâmât. Bin türlü teseyyüb bulunur hanelerinde”
derken ne kadar veciz anlatmış bu hastalığı. Demek nevzuhur bir hastalık da değil; fakat hiç bu kadar yaygın olduğuna şahit olan olmamıştır sanırım. Epidemik bir vaziyet…
“Sittin şikayetten bir tiryak çıkmaz” derdi rahmetli. Bir sorundan bahsetmek keşke o sorunun çözümüne bir katkıda bulunsa. Esasen her sorunun çözümü, öncelikle onun tespit edilmesi ile mümkündür. Gel gör ki, bu müştekiler cemiyetinde şikayet etmek maalesef haz alınan bir şey haline gelmiş. O sebeple evvela büyük laflar etmeden önce bana ne gibi hizmetler düştüğünün muhasebesini yapmaya koyulmalılıyım. Buraya kadar okuma sabrını gösterenlere de aynısını tavsiye ederim. Vesselam.
Devamını Oku
22 Ocak 2026 Perşembe - 10:13
Devamını Oku
15 Ocak 2026 Perşembe - 08:56
Devamını Oku
09 Ocak 2026 Cuma - 12:32