
"Faizsiz kazanç" ve "güven" umuduyla evini, arsasını, dul maaşını kendi mahallesinin tüccarına teslim eden mütedeyyin kesim, neden her dönem aynı şekilde dolandırılıyor?
0:00
--:--
Son Güncelleme: 06 Mayıs 2026 Çarşamba - 08:07 | GDH Haber
B. Denizli’nin Çivril ilçesinde bulunan bir sarrafın, müşterileri tarafından kendisine emanet edilen yaklaşık 100 kg altını alarak yurtdışına kaçtığı haberini gazetelerde okumuşsunuzdur. Geçtiğimiz günlerde Çağlayan Adliyesi’nde ikinci celsesi görülen davada, Kapalıçarşı’da bulunan İstanbul Sarrafiye’nin sahibi Ömer Faruk Çalışkur ile Ağabeyi Tarık Çalışkur yine benzer bir itham ile yargılanıyor. İddiaya göre Çalışkur 1100 civarında mağdurun 80 milyon $ tutarında yatırımını bir şekilde yurtdışına çıkarmış ve bir süreliğine ortadan kaybolmuş. Çalışkur’a ve kendisini Çalışkur’la tanıştıran aracılara güvenerek yatırım yapanlar arasında evini-arsasını satanların, merhum eşinden kalma bir miktar varlığını emanet eden dul kadınların, buradan elde etmeyi umduğu kar payı ile yaşamını sürdürmeyi hedefleyen emeklilerin olduğu söyleniyor. Yatırımcılar neredeyse bilaistisna mütedeyyin- muhafazakar kimselerden oluşuyor; buraya yatırım yapmaktaki en büyük motivasyonları ise faizsiz kazanç elde edebilecekleri güvenilir bir mecra bulmuş olmaları. İşin ilginç yanı, Çalışkur mahkemedeki müdafaasında bütün mudilere düzenli şekilde faiz ödemesi yaptığını beyan ediyor. Faizden kaçarken faize tutulmak gibi paradoksal bir durum var sizin anlayacağınız. Buna mukabil faizini ödediği kimselerin ana parasını bir şekilde buharlaştırmış Çalışkur.
Türk mütedeyyininin ve muhafazakârının ticari ortaklıklarda ve bu gibi yatırımlarda sürekli dolandırılıyor olmasının yahut böyle bir algının ortaya çıkmasının anlaşılmayan bir sebebi var. Post-Modern dünyada, neoliberal ekonomik şartlar tahtında çağdaşları gibi yaşayıp ataları gibi ekonomik bir düzeni olsun istiyor Türk dindarı. Oysa ekonomik düzen ile sosyal gerçeklik birbirini sürekli devrettiren bir döngünün karşılıklı iki oku gibidir. Erken Orta Çağ’dan beri Avrupa’da yaşayan yahudilerin en büyük başarısı sosyal düzene ayak uydurabilmek olmamıştır. Aksine Yahudiler ekonomik düzene ayak uyduracak, hatta onu şekillendirecek kadar piyasanın merkezinde yer almayı başarmışlardır. Yahudiler olmadan Avrupa’da para kullanmak dahi imkansız hale gelmiştir bir dönem; zira darphanecilik işine de onlar bakmıştır. Elbette İslamiyet ile mukayese etmek mümkün değildir, fakat Yahudiliğin de teşri bir din olduğunu ve mahsus şeriat kurallarının, yahudilere içinde yaşadıkları toplumlara intibak izni vermediğini hatırda tutmakta fayda vardır. Yahudilerin Avrupa toplumlarına intibakı sosyal becerileri üzerinden değil ekonomik potansiyelleri üzerinden olmuştur. Bu da kendi işleyişi için de bedelleri olan bir intibaktır. Öyle ki, Kutsal Roma Germen İmparatoru IV. Karl, ekonomik sebeplerle “benim Yahudilerim” diyerek şahsi koruması altına aldığı Yahudileri bir süre sonra koğuş gelir elde etmeyi hedeflemiştir.
Türk dindarının 200 yıllık hikayesi büyük oranda bir iki arada bir derede kalmışlık hikayesidir. Şeriatı olmayan Hristiyan toplumların moderniteye intibakı Şeriat sahibi dinlere inanan toplumlara göre elbette çok daha sancısız geçen süreçlerdir. Bu bahiste elbette sanayi devrimi sonrası ortaya çıkan sefalet durumundan ve sosyal çözülmeden bahsetmiyoruz. Batı toplumları bu sefaleti ancak ikinci Dünya Savaşı’ndan sonra tam olarak aşmayı başarabilmiştir. Buna mukabil, en sıkıntılı dönemlerinde dahi dini-vicdanı-gündelik hayatı arasında uçurumlar oluşmamıştır batı insanının. Bizim Türkiye’de böyle bir sorunumuz var. En büyük sermayesi inanabilme kabiliyetini koruyor olmak olan Türk dindarı, itimat ve inanmak üzerinden kurguladığı bir paralel hayat içinde bir çark döndürmeye çalışıyor. Türk dindarının, modern insanın yaşam alışkanlıklarının hemen hiç birisinden geri kalmadan, bir şekilde vicdani gerilimler de yaşamayacak bir ekonomik gerçeklik oluşturmaya çalışması şimdiye kadar hep duvara tosladı. Bir zamanlar Banker Kastelli, İmar Bankası gibi kurumların yüksek faiz vaadiyle yatırımcıya cazip görünmeleri benzeri bir alan oluştu ve sarraflar dini motifler üzerinden ancak faiz motivasyonundan farksız bir motivasyonla muhafazakar yatırımcıyı kendilerine çekmeyi başardı. Nihayetinde 80 lerde ve 90 larda Banker Kastelli, İmar Bankası mağdurlarının yaşadıklarına benzer mağduriyet sahnelerine şahit olmaya başladık.
İki arada bir derede olma halinin tezahürlerini pek çok şekilde gördüğümüz muhakkaktır. Yaşadığı hayat-değerler-entellektüel birikim üçgeninin muvazenesini bir şekilde yitiren ve dengeyi yeniden sağlamak isteyen pek çok bir vakitler dindarının değerlerinden yana feragat ederek dengeyi sağlama çabalarına şahit olduk. Bu çaba ve değerlerden feragat anlaşılmayacak şey değildir. İnsan bir şekilde huzuru ve konforu arar. Anlaşılması mümkün olmayan şey, değerlerden feragat noktasında bu kadar aceleci davranabilen kimselerin bu kadar feragat edilebilir değerleri, kendi değerleri bilmesidir. Kendisinden bu kadar çabuk feragat edilebilen bir tanrı ile Kur’an-ı Kerim ‘ de tarif edilen Allah aynı zat olamaz. Şu halde, yaşam çelişkileri sebebiyle maruz kaldığı psikolojik diskrepanzdan Kurtuluş’un yolunu henüz kendisini görmediği, ancak varlığını kabul ettiği bir muhtemel Tanrı’dan yana kullanıyor oluşu günümüz insanının dünün insanına göre daha fakir olduğu alanın inanç alanı olduğu hakikatini bizlere gösterir.
Gündelik hayatı ekonomik düzeni ve entellektüel seviyesi bir türlü uyum içinde olmayan günümüz Türk Müslümanı, değerlerinden feragat etmeyi göze alamadığı anda gündelik tatbikatına değer kılıfı giydirerek bir şekilde değerlerinden feragat etmemiş gibi yaparak değerlerinden feragat ediyor. “Hile-i şeriyye” nin adı dahi ağırıma gider fakat ne yapalım ki kitapta yeri var, reddedemiyoruz. Bu gibi hileleri yaşam pratiği yapanların karşı karşıya olduğu en önemli risk, asıl muhatabı olan Allahın yüceliğini dair inançlarını yitirme ihtimalidir. Görüneni ve görünmeyeni, sen biliyorken yahut bilmiyorken, henüz kalbinin derununda iken ve açığa çıkarmamışken bildiğine itikat ettiğindir Allah’ı bir takım masumlaştırıcı ögeleri şefaatçi kılarak ikna etme çabası hakikatte muhatabınızın kim olduğunu anlamamış olduğunuzun delilidir.
Elbette bir fiilin her halükarda aynı manaya geldiğini iddia etmiyoruz. Eskilerin de dediği gibi “niyet ve tahavvül-i ahval bazen fiilin hükmünü değiştirir”. Nikah zinadan korur; fiil aynı olsa da. Lakin yukarıdaki misalde de gördüğümüz üzere giydirilen kılıf bazen mızrak tarafından delinir ve asıl niyetiniz, üstüne giydirdiğiniz kılıf onu gizleyemez şekilde açığa çıkar. İşte o an asıl açığa çıkan sizin yaptığınız iş değil işi yaparken sahip olduğunuz motivasyonunuzdur.
İnsan için emeğinin karşılığında başka bir şey olmayacağına dair inancınınızı kaybettiyseniz eğer, elde ettiğiniz şeyin faiz olmadığını düşünebilirsiniz. İnşallah değildir. Fakat temelde motivasyonunuz faiz ile aşağı yukarı aynı şeydir. Değerlerinizle çelişen bir hayatı yaşamak uğruna dahil olmaya çalıştığınız çark, kurallarını sizin belirlediğiniz bir çark değilse eğer, siz o çarkın kurallarına bir şekilde riayet etmek mecburiyetinde kalırsınız.
Şimdilik burada keselim bir başka vesileyle buradan devam ederiz.
Devamını Oku
01 Mayıs 2026 Cuma - 11:33
Devamını Oku
23 Nisan 2026 Perşembe - 09:33
Devamını Oku
16 Nisan 2026 Perşembe - 11:26