
Modern devletin şiddeti kamusal alandan temizlemesi, beraberinde "askerlik kabiliyeti olmayan" toplumları mı doğurdu? Türkiye, "cirit oynayan dedelerin halı sahada ayak kıran torunları" ile bu denklemin neresinde duruyor?
0:00
--:--
Son Güncelleme: 01 Mayıs 2026 Cuma - 11:33 | GDH Haber
B. Julius Ruff Erken Modern Avrupa’da Şiddet isimli eserinde 1718 yılında Londra polis amirliği tarafından yazılan bir rapora yer verir: “Şimdilerde kahvehaneler, tavernalar, dükkanlar ve benzeri yerlerdeki ortak şikâyet, müşterilerin karanlık bastıktan sonra dükkanlara ve tavernalara gitmeye çekindikleri hakkındadır. Eğer karanlıkta dışarı çıkarlarsa peruk ve şapkalarının kafalarından, kılıçlarının bellerinden çalınacağını düşünüyorlar ve belki de bıçaklanacaklarından, dövüleceklerinden, kör edileceklerinden korkuyorlar; caddelerde bile bıçaklama ve soygunlar olduğundan, faytonlar dahi onları koruyamayabilir. Demek ki şehir trafiği ciddi şekilde aksamaya başlamış”... eser, şiddetin modern devletlerin ilk dönemlerinde hayatın bir parçası olduğuna dair önemli bir kanaat sunuyor.
Modern devlet şiddet tekelini eline geçirdikten ve hiç kimseyle paylaşmamaya karar verdikten sonra kamusal alan özellikle Avrupa’da daha güvenli bir yer haline geldi. Buna mukabil, batı toplumunun önemli bir kısmını oluşturan Amerikan sokağı şiddet olayları için her zaman elverişli bir saha olmayı sürdürdü. Her ne kadar birtakım düzenlemeler yapılmış olsa da Amerika’da bireysel silahlanma halen son derece elverişli şartlar tahtında mümkün bir şeydir. Bu durum bir soruyu cevaplanmak durumunda bırakıyor: Avrupa ülkelerinin başarıp da Amerika’nın başarmadığı bir şey midir kamusal alanda şiddeti minimize etmek? Elbette değildir!
İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa toplumlarının giderek şiddetten arındırılması ve mümkün mertebe pasifist bir insan modelinin yetiştirilmesi şayan-ı arzuydu. Bu bir tercihti. Sokağın güvenliği ve şiddete eğilimi minimum seviyede bir insanın yetiştirilmesi elbette bilâbedel olabilecek bir şey değildi. Günümüz Avrupa toplumlarının askerlik kabiliyeti olmayan fertlerden oluştuğu cümlemizin malumudur. Buna karşın Amerika, askerlik kabiliyeti olan ve bir şekilde şiddete yatkın bir kitleyi halen içinde barındırıyor ve bu potansiyeli öyle görünüyor ki bile isteye muhafaza etmek istiyor. Şiddet Amerikan toplumunun bir kısmının realitesi olarak kalmaya devam ediyor. Böylelikle savaşma kabiliyeti olan bir kitleye ve bu kitlenin nüvesini oluşturduğu bir orduya sahip olmak Amerika açısından mümkün hale geliyor. Elbette bunun da bir bedeli var ve bu bedel kamusal alanda zaman zaman güvenlik açıklarının meydana gelmesine ve dünya üzerinde sadece Amerika’da rastlanabilecek şiddet olaylarına zemin hazırlıyor. Her tercihin bir bedeli var ve bazen orta yolu tutarak her iki dertten de kurtulabilmek nâmümkün hale geliyor. İki tercihten birisini yapmak durumunda kalıyorsunuz ve bunun bedeli bazen hesapladığınızdan daha ağır olabiliyor.
Yukarıda bahsettiğimiz zaviyeden baktığımızda Türk toplumunun Amerikan toplumuyla benzeştiği yerler olduğunu tespit etmemiz zannederim oldukça mümkündür. Kamusal alanda karşı karşıya kaldığımız düzensizlik ve insanın tahrip edebilmeye meyilli yapısı dikkatten kaçmıyor. Parklarda-bahçelerde, yol kenarlarında sürekli ateş yakan, mangal yapan insan topluluklarına rast geliyoruz. Ateş akmaya ve mangal yapmaya karşı zaaf elbette bize mahsus bir keyfiyet değildir; Balkan topraklarında da benzer davranışları görüyoruz. Bireysel silahlanma önünde pekçok mani mevzuat var Türkiye’de, Amerika’ya bu bakımdan hiç benzemiyor. Fakat hepimiz biliyoruz ki daha düne kadar cebinde kelebek, çakı, muşta taşıyanların oranı hiç de azımsanmayacak düzeydeydi. Minguzzi cinayeti bize gösteriyor ki, küçücük zannettiğimiz çocukların bir kısmı hâlâ böyle şeyler taşıyor. Avrupa’da rast görmediğimiz türden okul baskınları Türkiye’de de gündemimizin bir parçası haline geldi. Gençlerimiz televizyon dizileri ile ve sosyal medyayla şuurlu yahut şuursuz şekilde şiddet eğitimi alıyor. Yolda “ne bakıyorsun?” gibi saçma sebeplerle kavga ediliyor hâlâ. Bu potansiyel bizlere savaşma kabiliyeti olan ve ordusu sahada kabiliyetli bir toplumu beraberinde getiriyor. Gençlerimiz halen pasifist değil. Bu siyasi bir tercih mi yoksa toplumsal kültürümüzün şekillendirdiği bir yatkınlık mı kestirmek zor. Cirit oynayan dedelerin torunları halı sahada birbirlerinin ayağını kırıyor. Dolayısıyla şiddet bir nüve olarak Türk toplumunun bir yerlerinde kuşaktan kuşağa aktarılıyor. Bu yatkınlığı törpülemek mümkün müdür bilmiyorum. Gençleri pasifist bir zihinle yetiştirmek doğru mudur emin değilim. Thanatos ile Eros arasında gidip gelen gençlerimizi sağlıklı bir vicdani eğitimden geçirmedikten sonra bu şiddet potansiyelinin zararını göreceğimize hiç şüphe yok. Adil ve merhametli bir şiddetin her toplum için sağlıklı savunma mekanizması anlamına geldiğini iddia edenler bu bakımdan hiç de haksız değiller. Demek asıl sorunumuz şiddet değil, şiddet potansiyelini elinden almadığımız gençleri hedefsiz ve ahlaki sabitesiz bırakıyor oluşumuz. “Merhametli pehlivan hasmının kemiğini kırmaz” diyen eskiler şiddeti yok etmekten değil kontrol etmekten bahsediyorlardı. Meseleye biraz da bu zaviyeden bakmak gerekir. Kabadayıların ve mafyanın değil, Kiziroğlu’nun methedildiği bir ortamda ahlak ve vicdan sahibi saatler olarak yetiştirilecek gençler şiddeti ancak vatanlarını savunacak kadar içselleştirir. Böylelikle belki biz de mutlak bir tercihte bulunmadan bir orta yol tutmayı başarabiliriz.
Devamını Oku
23 Nisan 2026 Perşembe - 09:33
Devamını Oku
16 Nisan 2026 Perşembe - 11:26
Devamını Oku
08 Nisan 2026 Çarşamba - 15:20