
Vahşi kapitalizmin sanattan sonraki en büyük kurbanı eğitim sistemimiz oldu. Öğrenci ve velinin "müşteri", okulun "satıcı" olarak görüldüğü, eğitimin ideallerinin "benim vergimle" diyen kitlelerin taleplerine kurban edildiği bu çürük düzenden nasıl çıkarız?
0:00
--:--
Son Güncelleme: 23 Nisan 2026 Perşembe - 09:33 | GDH Haber
B. Kapitalizmin talepleri insanlığın genel prensipleriyle çeliştiğinde maalesef kazanan taraf ekseriyetle kapitalizm oldu. Elbette kapitalizme karşı bir takım mevzi başarılar kazandığı da oldu insanlığın. Altı yaşında çocukların fabrikalarda çalışmak yerine okula gitme hakkına sahip olmaları bu başarılardan biridir. Buna karşın vahşi kapitalizm, Amerikan hegemonyası gibi güçlü ve özel hayatın her köşesine sirayet edici bir bayraktara sahip olduktan sonra insanlığa karşı daha açık ve net zaferler kazanmaya başladı. İkinci Dünya Savaşı sonrası Batı’nın haline bir bakınız; sanat ve edebiyat namına hemen hiçbir şey ortaya konulmuş değildir. Modern sanat adı verilen ve elde ettiği lokal başarıların haricinde tüm dünyada kuşaklar boyu sürecek şekilde ses getirmeyi başarabilen bir eser ortaya koyamayan bir fakirliğe mahkum edilmiştir Batı. Buna mukabil geçtiğimiz yüzyılların sunduğu zenginliği hoyratça sarf ederek hala dört başı mamur ayakta durduğu imajını yayıyor. Savaş sonrası fakirliğin en önemli sebebi, Pax Americana’nın ruhunun insanlığa alınıp satılabilecek şeyler üzerinden ve alım satım fiyatları nazar-ı itibare alınarak sanat ve edebiyat eserleri ortaya konulmasına yönelik talebidir. Bir şekilde devletlerin ve fertlerin adı konulmamış bir alışveriş düzeninde alıcı yahut satıcı olmak rollerini farkına dahi varmadan kabul etmeleri ile birlikte hadise bu noktaya evrilmiştir.
Elbette şakaklarına ak düşmüş, ellisine merdiven dayamış bir adam olarak dünya sanatının ve edebiyatının istikbalini kurtarmak gibi bir kaygım yok. Velakin 24 Ocak 1980 sonrası Türkiye’nin bu ruhtan oldukça yoğun şekilde hissemend olması hayatımıza ve istikbalimize zarar veren komplikasyonları beraberinde getirmektedir. Modern Türk edebiyatından ve sanatından bahsetmiyorum; bunlar kendileri için kaygılanılmayı hak etmeyecek seviyede metalaşmış şeylerdir. Doğru düzgün Türkçe konuşamayan Orhan Pamuk’un Türkiye edebiyatını temsil ettiği bir dünyada ikinci bir misal aramaya ihtiyacımız yoktur zannederim. Lakin endişesini taşıdığımız ve karşı karşıya olduğu sorunlar karşısında ızdırap çektiğimiz çok önemli bir kurumumuz vardır ki, bir şekilde bu entübe edilmişlikten çıkarak yeniden berhayat olmasını diliyoruz. Eğitim sistemimiz telafisi mümkün olmayan zararlara uğramış, can çekişir durumdadır. Adına öğrenci ve veli odaklı eğitim dedikleri şeyin aslında müşteri odaklı bir ilişki olduğunu söylemekle mükellefiz. Bu neokapitalizmin ruhunun ruhundan kendisine ruh yüklenmiş bir anlayışın neticesidir. Kolaycılık yaparak sadece özel okullardan bahsettigimi düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Aksine devlet okullarında da bir şekilde kendisini hayatın her safhasında alıcı ve satıcı olarak görmeye alışmış kimselerce oluşturulan ilişkiler bir alıcı ve satıcı ilişkisine dönüşmüş durumdadır. Dublaj beş para etmez Amerikan filmlerinden öğrendikleri “benim vergimle” kalıbını ellerindeki en konforlu sopa olarak kullanan insanlar hakikaten eğitimden yana herhangi bir talebe sahip değildir. Zira, nasıl ki insanlık ikinci Dünya Savaşı’ndan sonra piyasanın taleplerine sanatın ideallerine yeğ tutarak tüketim toplumu sanatını ve edebiyatini ürettiyse, Türkiye’de aynı şekilde benzer bir eğitim sistemini üretti. Eğitimin hiçbir baha karşılığında sorgulanamayacak idealleri hakikatte müşteri olarak algılanan vatandaşların talebi doğrultusunda ayaklar altına alınmamalıydı. Bunun demokrasi ile yahut Cumhuriyet prensipleri ile zerre kadar alakası yoktur. Çoğunluk istedi diye süt ile zerde yapamazsınız; pirincin üstüne sütü döktüğünüz anda o şey sütlaç olur. Daha sonra yapacağınız hiçbir müdahale o şeyi sütlaç olmaktan çıkarmaz elde edeceğiniz şey belki safranlı sütlaç olur.
Mezunlarının bir kısmı, belki çok büyük bir kısmı bilemiyorum sık sık yaramazlık yapıp darbeye tevessül etti diye tu kaka edilen askeri okullar üzülerek söyleyelim ki Türkiye’de eğitim ideallerinden taviz vermeden, giren öğrenciyi mutlaka dönüştürerek çıkartan eğitim kurumlarıydı. Elbette Talat Aydemirlerin ellerinde bu kurumlar darbeci kurumlara dönüşebilir; böyle bir risk her zaman için vardır. Buna mukabil askeri okulların çok önemli bir başarısı vardır ki, bu da söz konusu okulların zihnin ve bedenin bir şekilde geliştirilmesine yönelik geleneksel kabullerden feragat etmeyi reddetmiş kurumlar olmasıdır. “Müşterimiz okulumuzun hal ve gidişatından yana oldukça dertli” der gibi veli talepleri ile karşılaşıldığı anda en nazik şekliyle “canları cehenneme” demeyi becerebilen kurumların başarısıdır bu ancak. Şimdi yine söylediklerimizi en anlaşılmaması gereken şekli ile anlayacak imansızlar çıkabilir ve bizleri militarist toplum talep etmekle itham edebilir. Öyle anlayan bir kimse doğrusu talep ettiğimiz şeyi hiçbir şekilde anlamamış demektir. İdeallerinden asla taviz vermeyecek ve hiçbir baha uğruna satın alınamayacak bir sistem ile ancak çocuklar eğitilebilir. Askeri okulların Türk toplumunun yarınına misal teşkil edebileceği en önemli özelliği işte tam olarak budur. Şimdi beni tanıyanlar bir itiraz ile şu cümleyi kurabilir: sanki içerik olarak imam hatip okulları bütün okulların önünde tutan bir adamsın bu ne perhiz bu ne lahana turşusu? Esen cevap oldukça açıktır. Veliler ve kamuoyu dahil hiç kimseye yaranma kaygısı olmadan, kendisini sürekli beğendirerek meşrutiyet devşirmek zorunda kalmadan, teknik özelliklerinden zerre kadar feragat etmeden Dünün mirasını yarına aktarabilmeyi maalesef imam hatipler değil askeri okullar başarmıştı. Şimdi her ne kadar böyle okul tipi mevcut değilse de teknik özellikleri bakımından misal alınabilecek kurumlar olduğuna inanırım. Maalesef sultan Abdülaziz’in hal edilmesinden beridir bir şekilde kötü alışkanlıklarından arındırmayı başaramadığımız bu okulları kapadık. Açıkçası doğru da yaptık. Fakat en azından bu okulların sistemini model alarak bir takım sivil ve seçkin eğitim kurumlarını hayata geçirebilseydik. Müdürünün CİMER‘den korkmadığı, öğretmenlerin sınıfta disiplini tesis ederken soruşturma kaygısı içine düşmediği, patronun ne okul ne de veliler olduğu yalnızca ve yalnızca eğitim değerlerine kulak asılan kurumlar… Vâ hasretâ
Devamını Oku
16 Nisan 2026 Perşembe - 11:26
Devamını Oku
08 Nisan 2026 Çarşamba - 15:20
Devamını Oku
25 Mart 2026 Çarşamba - 10:08