
"İki devlet bir millet" sloganının ötesinde bir vatan: Azerbaycan! Kaybettiğimiz İstanbul sükûnunu Şirvanşahlar’da bulmak; 'Mihribanlık' kültürüyle özümüze dönmek. Türkoloji Kurultayı’nın 100. yılında, kendimizi tanımak için Bakü’ye bakmanın vaktidir.
0:00
--:--
Son Güncelleme: 28 Şubat 2026 Cumartesi - 08:44 | GDH Haber
B. 26 Şubat 1926 günü Bakü’de bulunan İsmailiye Sarayı’nda tertip edilen I. Türkoloji Kurultayı’nın 100. yılı münasebetiyle Bakü‘deyiz. Azerbaycan’a her gelişimizde en çok tanımamız gereken Azerbaycan’ı aslında hiç tanımadığımızı anlıyoruz. Ülkemizin en yaygın tarikatlerinden olan Halvetliğin piri Hz. Ömerül Lahciyyül Halveti’nin memleketi Şamahı, Gence, Lenkeran… Azerbaycan’ın Türkiye’ye olan etkisi zannettiğimizden çok daha fazla. Kıpçak ve Oğuz Türklüğünün bir potada eridiği ve Türk kültürüne ait otantik kalmayı başarmış öğelerin zengin biçimde karşımıza çıktığı zengin bir coğrafyadır Azerbaycan. Maalesef bizleri unutturulmuş bir ortak kültür ve tarih menba olan bu toprakların Bakü’den ibaret olmadığını hatırlayarak işe başlamalıyız. Azerbaycan’ın taşrası hiçbir şekilde birbirine tezat teşkil etmeyen, bununla birlikte birbirini tamamlayan nice kültürel farklılığı barındıran, bizim açımızdan keşfedilmesi zaruri bir vatandır. Maalesef bizler Türkiye’de Azerbaycan’a yalnızca Karabağ Savaşı vesilesiyle kısmen tanımayı başardık. Açıkçası bu tanıdığımızı zannetmek durumu da pek çok eksik ve yanlış malumatla doludur. Hakikaten Azerbaycan’dan ve Azerbaycan halkından yola çıkarak kendimizle ilgili öğrenebilecek çok şeyimiz olduğunu fark ettikçe buranın da bizim için bir vatan olduğunu daha çok hissediyoruz. En büyük hastalıklarımızın başında retorik kalıpların dışına çıkamamak geliyor. İki devlet bir millet diyerek bir sonraki adıma geçmeyi sürekli ertelediğimizi yahut böyle bir ihtiyaç içinde olmadığımızı fark ettiğimiz demde bizlere sevimli görünen bu ve benzeri sloganların aslında bize zarar veren palyatif tatmin araçları olduğunu belirtmeliyim. Azerbaycan bizler için iki devlet bir milletin ötesinde bizzat bize ait ve tanımamız gereken bir vatandır. Elbette Anadolu coğrafyasını ve Rumeli’deki topraklarımızı bihakkın tanımayı başaramamış olan bizler açısından 30 yıl öncesine kadar Sovyetler Birliği’nin bir parçası olan bu vatan toprağını tanımamanın vicdan rahatlatıcı gerekçeleri olabilir. Buna mukabil her bahane yapılması gereken şeylerin hakikaten yapılabilirliğini namümkün kılan biri engeli dönüşebilir. Bu sebeple bu bahaneleri konuşmaktansa bundan sonra Azerbaycan’ı ve Azerbaycan insanını nasıl daha yakından tanıyabileceğimizi düşünmenin vakti gelmiştir.
Mihribanlık adı verilen kültürün Azerbaycan insanına nasıl tesir ettiğini sadece ikili ilişkilerde değil aynı zamanda sokakta, trafikte, topluluk içinde, bir köy ziyaretinde görmek mümkündür. Bu kültürden şahsen benim de çıkarmam gereken pek çok ders olduğu aşikardır. Yahya Kemal’in Kocamustafapaşa şiirinde “ Selviliklerde sükun, yolda sükun, evde sükun” diye tarif ettiği eski İstanbul’dan eser kalmadığı günümüzde, bize ait bir hal olarak tarif edilen bu hali Azerbaycan’ın her köşesinde görmek mümkündür. Toplumsal yapının çimentosu olan mihribanlık, aynı zamanda Azerbaycan insanının karakterine de derinden etki etmiştir. Bizim dünümüzü anlatan hikâyelerde karşımıza çıkan bu halin Azerbaycan Sokağı’nda halen gündelik hayatın bir parçası olduğunu görmek insana ister istemez tesir ediyor. Şehirler son derece güvenli, taşra güvenli, suç oranı oldukça düşük, ben de dahil olmak üzere pek çoğumuzun bünyesinde habis bir uğur gibi taşıdığı asabiyetten eser yok.
Halvetiyye yolunun büyüklerinden, Pir-i Sâni Seyyid Yahya Şirvani’nin -ki Bakülüler Seyyid Yahya Şirvan’ye sahip çıkmak adına kendisine “Bakuvi” derler- Bakü’nün İçşeherinde bulunan Şirvan Şahlar Sarayı’nda bulunan türbesini ziyaret için saraya gittiğinizde, biletle girilebilen bu müzeye bilâbedel girebiliyorsunuz. Aslında türbeye ulaşana kadar sarayın görülebilecek en önemli yerlerini görmeniz ve ziyaretinizi tamamlamanız son derece mümkün. Fakat buna bakmıyor Azerbaycan insanı, “türbe ziyaretine gelenden para alınmaz” diyerek sizi türbeye buyur ediyor. Düne kadar Hazreti Mevlânâ türbesi’ne bilet almadan giremeyen bizler açısından hazin bir ders-i ibret değil mi? Büyük küçük ilişkileri sosyal hayatta hâlâ son derece ölçülü şekilde devam ediyor. Konakperverlik alışkanlıklar mihribanlık kültürünün çok önemli bir parçası olarak tatbik ediliyor. Yazması, anlatması uzun sürecek daha nice şey…
İlk defa muhatap olmuş da etkilenerek yazıyor değilim yukarıda beyan ettiklerimi. Aksine böyle olduğunu nicedir bildiğim ve sık sık zevk ettiğim hallerdir. Açıkçası kendisinden istifade etmemiz gerektiğini düşündüğüm ve imrendiğim bu gibi halleri bir köşe yazısında aktarmak çok da mümkün değildir; ancak burada yaşamak ve zevk etmekle bir parça anlamak mümkündür. Bu özelliğiyle Azerbaycan Türk kültürü açısından kök hücre gibi, kendisinden yola çıkarak kaybettiklerimizi yeniden inşa edebileceğimiz ve kendisiyle sıfırdan başlayabileceğimiz bir yerdir. İmrenmekte haksız sayılmamam gerektiğini düşünüyorum. İşte tam olarak bu imrenme hissinden dolayıdır ki, Azerbaycan’ı Azerbaycanlıyı tanımak, daha yakından tanımak, iyice tanımak gibi bir mükellefiyetimiz olduğunun altını çiziyorum. “Ne zaman bir yaşamak düşünsem sus deyip adınla başlıyorum” diyen Attila İlhan’dan mülhem şöyle söylemek geliyor içimden: ne zaman kendi öz kültürümüze ait şeyleri restore etmekle ilgili sıkıntı yaşasak dur deyip Azerbaycan‘la başlamak gibi bir imkanımız vardır. “Örfümüz -töremiz budur” şeklinde basit bir izahla tarif edilen bu Mihribanlık ülkemizin kafası karışık sosyal bilimcilerinin izah etmekte aciz kalacağı bir değerler silsilesidir. Tanımak, anlamak gibi bir mükellefiyetimiz; kendimizden yola çıkarak gelecek kuşaklara aktarma imkanını yitirdiğimiz değerleri onda aramak gibi bir şansımız var. Kıymetini bilmeli.
Bu bahsi burada kapatarak yarın Türkoloji Kurultayı’na ve Kurultay’ın önemine değinmek isterim.
Devamını Oku
19 Şubat 2026 Perşembe - 11:09
Devamını Oku
12 Şubat 2026 Perşembe - 08:37
Devamını Oku
05 Şubat 2026 Perşembe - 08:30