


Yükselen bir medeniyet algısı, kendisiyle henüz tanışık olmadığımız bir teknolojinin büyüsü, terakki etmişlik, sürekli ileri gitme kaygısı bu dönemin batıcılarını ve batıcılığını anlamlı kılar.
0:00
--:--
Son Güncelleme: 15 Nisan 2025 Salı - 18:55 | GDH Haber
B. Karşımızda bir şeyler söyleyen, ilginç hareketler sergileyen; ancak ne söylediklerini ne de yaptıklarını hiçbirimizin, belki kendilerinin de tam olarak anlayamadığı bir kalabalık var. Bu anlamsızlık hakkında bir şeyler söylemeliyiz. İki adım geri çekilerek manzarayı daha mütebariz görmeye çalışalım ve ne olduğunu yorumlayalım. Boykotu ve boykot çağrılarını okumaya biraz geriden başlayalım.
Batı merkezli dünya artık tıkandı. Yeni bir şeyler koyamıyor ortaya. Kimi bu tıkanmayı zamanın sonu olarak okuyor, kimi küreselleşmenin iflası diyor, kimi “internet çıktı böyle oldu” demek kolaycılığına başvuruyor. Oysa iki adım geriye gitmek bize bir hakikati gayet açık seçik gösteriyor: bu tıkanmışlık ortaya yeni çıkmış bir durum değildir. Felsefe, düşünce, mimari, sanat, toplum, değerler vs. anlamında yeni bir şey ortaya koyamayan bir Batı var karşımızda.
Üstelik tüm dünyanın pergârı olduğu varsayılan bu medeniyetin tıkanıklığı bütün dünyanın tıkanıklığı anlamına geliyor. İnsanoğlunun sair değerlerinden yana üretilen her şeyi büyük bir burnu büyüklükle lokal ve geri kalmış kabul eden bu anlayış sebebiyle batıda yaşanan kabızlık tüm dünyada yaşanan kabızlık anlamına geliyor. Teknolojik gelişmelerin sunduğu illüzyonlar sakın bir yenilik ve ileri gidiş olarak algılanmasın. Bu hakiki bir tıkanmışlıktır.
İkinci Dünya Savaşı sonrası Batı, dünü ile çatışarak kayığı buraya kadar yüzdürmeyi başardı. Peki bugün hangi sebeple bunu başaramıyor?
Cevap bence açıktır. Bugüne kadar kendisiyle yüzleşilebilecek, kendisinden ilhamla bir şeyler yapılabilecek, kendisine ait zenginlikler budansa dahi elde kalan miras ile bir şeyleri ortaya koyabileceği bir dünü vardı Batı’nın.
Özü ve biçimi boşalta boşalta bugüne kadar geldi. Artık satılacak tarla kalmadı. Batı açısından dünün kıymeti, bir önceki güne bugünden daha yakın oluşudur. Batının dününü kıymetli kılan en önemli şey, dünden önceki dünün kıymetiydi.
Şimdi dünü ile yüzleşerek yeni bir şey ortaya koymayı amaçlasa dahi, Batı yüzleşilemeyecek kadar boş bir dün ile yahut binlerce kere yüzleşilmiş bir mazi ile karşı karşıya buluyor kendini. Aşacak bir şeyi kalmadı, tasfiye edilecek meta kalmadı. Bu yüzleşememe sonucu oluşan boşluk kendisini sadece özde değil biçimde de ortaya koyuyor. Şöyle bir göz önüne getirecek olursak Batı sokağının kolektif zerafete son olarak 1960’larda şahit olduğunu görürüz.
Hanımefendilerin ve beyefendilerin şıklığı, 70’lerin başı ile birlikte hippi modasına kurban gitti, 70‘lerin anlamsız modasını 80’lerin absürt modası takip etti. Akabinde girdiğimiz safha ortadadır. Sürekli bir sadeleşme ve insanoğlunun binlerce yıldır biriktirdiği inanç, kültür, örf, anane, değer adına ne varsa antikacıya hurda fiyatına satan bir mirasyedi jenerasyon geldi. Her köşe başında işletme fakültesi olan bir çağda yaşadığımız için israfı yalnızca doğal kaynakların israfı olarak okuma meylini tabii görüyoruz. “Petrol biterse ne yaparız, gaz biterse halimiz nice olur?”… hadise bundan ibaret değil ki.
Elden giden ve yerine hiçbir şey ikame edilememiş şeylerin neler olduğunu bir düşününce petrolsüz yaşamaktan o kadar da korkmamamız gerektiğini görür hale geliyoruz. Daha büyük bir felaket var, daha büyük bir anlamsızlık. Bu tıkanmışlığın ve boşluğun bizi ne kadar alakadar ettiği bir başka tartışma. Sabitesini Batı’dan alanlar açısından bir felaket; dünyevi referanslarla var olanlar açısından ise büyük bir kriz bu. Ben nereye dahilim sorusuna bir cevap vermekte zorlanıyorlar artık.
İçeriğin boşalması tarihin belli dönemlerinde biçimin şaşasıyla telafi edilmiştir; şimdi böyle bir durum da yok. Biçim de son derece boş. Teknolojik illüzyonlar ile yeni bir şeyler ortaya konuyormuş da bir şeyler var oluyormuş hissine sığınanlar için acı haber ise şudur: anlam krizi içinde ve biçimin estetikten yoksun olduğu bir hayatta gerçekleştirilen şeylerin süratine ve maliyetine yönelik illüzyonlar gerçek bir yeniliğe tekabül etmemektedir.
Buraya kadar çizdiğimiz manzara bize şaşkınlık verici bir hakikati göstermektedir. 19. yüzyılda ve 20. Yüzyılın başlarında batıcı olmanın bir anlamı vardı. Modernleşmeye iman edenler, batılılaşmayı kendilerine şiar edinenler, Tevfik Fikret gibi Batı’ya baktıkça “bize bol bol ziya kucakla, getir: düşmek etrafı görmemektendir” diyorlardı.
Yükselen bir medeniyet algısı, kendisiyle henüz tanışık olmadığımız bir teknolojinin büyüsü, terakki etmişlik, sürekli ileri gitme kaygısı bu dönemin batıcılarını ve batıcılığını anlamlı kılar. Siz başka bir şeye inanıyor ve bunların duruşlarını benimsemiyor olsanız dahi saçma sapanlıktan uzak bir temessüktür bu dönemin Batıcılığı.
Savaş sonrası batıcılık ise vahşetine tanık olunmuş olsa da, düşüşe geçtiği henüz hissedilmeyen bir medeniyete politik bir zorunluluk olarak taraf olmak anlamına geliyordu. İşte bu iki dönemin nihayeti, batıcı ve batılı olmayı anlamsız kılan bir dönemin başlangıcıdır.
Bir yanıyla cazibesini yitirmiş, dünden kalma zenginliği ve değerleri çarçur eden mirasyedi bir hüviyet, diğer yanıyla doğu blokuna karşı kendisine sığınılma ümidini kaybetmiş aksine büyük resimde düşman olarak seni seçmiş bir siyaset; sürekli kendisinden bahsedilen, hatta zaman zaman bunlarla kulağınız çekilen ancak çıkar söz konusu olduğunda esnetilen, yok farzedilen değerler…
Nasıl Batıcı olunur, ne vesileyle, hangi vasıtayla olunur? İşte krizimiz tam olarak bu noktada başlamaktadır. Yarın bu noktadan devam edelim…
Devamını Oku
15 Mayıs 2026 Cuma - 08:31
Devamını Oku
06 Mayıs 2026 Çarşamba - 08:07
Devamını Oku
01 Mayıs 2026 Cuma - 11:33