
Korsikalı bir hiçbir şey iken monarşiyi yıkmış Fransa’ya imparator olmayı başaran bir adamdır Napolyon. Hulasa hiçbir şeyken kendince olabilecek en büyük şey olmayı başarmıştır.
0:00
--:--
Son Güncelleme: 25 Aralık 2025 Perşembe - 09:09 | GDH Haber
Napolyon, hiçbir şeyken kendince olabilecek en büyük şey olmayı başarmıştır.
“Tımarhane delileri neden ekseriyetle kendilerini Napolyon zannederler?” diye düşünürken sevgili dostum Yavuz’u aramak geçti içimden. Hazret bir felsefe doktorudur ve ben hadiseye hangi zaviyeden yaklaşırsam tam tersi bir zaviyeden yaklaşmasıyla beni sürekli zenginleştiren, daha farklı noktalara nazar etmemi sağlayan bir dosttur. Yavuzla Hipermnezi hakkında konuştuk, bir şeyler bilmenin giderek anlamsızlaştığı bir döneme doğmuş olmamızı anlamaya gayret ettik. Doğrusu bu yolculuğa Napolyon‘dan yola çıkarak başlamış olmamız haricinde beni hayrete düşüren hiçbir şey konuşmadık.
Korsikalı bir hiçbir şey iken monarşiyi yıkmış Fransa’ya imparator olmayı başaran bir adamdır Napolyon. Hulasa hiçbir şeyken kendince olabilecek en büyük şey olmayı başarmıştır. Dolayısıyla her aklı başında delinin kendisini o zannetmek için yeterli sebebi vardır. Tımarhaneden kurtulup, Elbe’den kurtulan Napolyon gibi yine zirveye çıkmayı amaçlayabilir pekala bir deli. Fakat adı üstünde deli, o ikinci saltanatın yalnızca 100 gün sürdüğünü hesaba katmasını bekleyemeyiz kendisinden. İşin deliliğe yaraşır asıl kısmı ise şudur: Napolyon kısa sürede o kadar fazla şeyi bir araya getirmeyi başarmış bir adamdır ki, bunlardan bir hamule üretmeyi başaracak bir imkana sahip olamamıştır. Belki de görgüsü yetmemiştir. İhtirasları bir sonradan görmenin, böyle bir şeyin ihtiyacını duymasına mâni olmuştur.
Bunun haricindekiler bana sorarsanız aşırı yorumdur vesselam.
Hipermnezik insanlar aynı böyledir. Her şeyi bilebilen ancak hiçbir fikir yürütemeyen insanlardır bu sonsuz hafızaya sahip kimseler. J.L Borges’in Ficciones kitabında fil hafızalı Funes’in hikayesi anlatılır. Hiçbir şeyi unutmayan Funes, yirmi dört bine kadar sayabilen özgün bir numaralama sistemi dahi icat eder. Üstelik bu icadı hiçbir yere not almaz, yalnızca hafızasında tutar. Funes bir kez gördüğü her şeyi hatırlamaktadır “İngilizce, Fransızca, Portekizce ve Latinceyi zahmetsizce öğrenmişti. Ne ki, sanıyorum düşünmeyi pek beceremiyordu. Düşünmek farklılığı unutmak, genelleyebilmek, soyutlama yapabilmek demektir. Funes’in arı kovanı gibi dünyasında, sadece ayrıntılar, varlıklarını şiddetle dayatan ayrıntılar vardı.” diyor Borges.
Hiçbir şey unutmayacak kadar genişlemiş hafızası tarafından zihni ele geçirilmiş bir kimsenin herhangi bir fikir üretmesinin imkansız olduğunu tartışırken Borges, Konrad Paul Liessmann’ın “Eğitimsizlik Teorisi” isimli eserini, Liessmann daha doğmadan şerh etmiş sanki. Liessmann eserinde, Wilhelm von Humboldt’tan müdevver geleneksel eğitim-bilgi anlayışıyla günümüzde bilgiye atfedilen anlam arasında yaptığı can acıtıcı mukayeseyi sunar. Humboldt sonrası genel kabul gören anlayışa göre eğitim, insanın kendisini var kılması, yeteneklerini geliştirmesi ve özgür bir ferd olarak âlem ve eşya ile ile etkileşime girmesidir. Bir meslek edinmek, para kazanmak yahut statü elde etmek için öğrenim görülmez; aksine bu yola girecek kişinin yegâne hedefi içindeki cevheri ortaya çıkarmak, potansiyelini en üst seviyede değerlendirmek olmalıdır.
Oysa bilginin ve eğitimin de metalaşması sonrasında geçtiğimiz yüzyılda bambaşka bir noktaya evrildiğimizin altını çizer yazar ve Theodor Adorno’nun “Yarım Eğitim-Yarım Bilgi” dediği şeyi hatırlatır. Adorno, eğitimin ruhunun ve ideallerinin kaybolduğu bir ortamda elde kalan şeyin sathi bilgi parçacıklarından başka bir şey olmadığını ifade etmişti. Yarım Eğitim olarak adlandırdığı şey Adorno’ya göre bilgiyi, bir kişilik unsuru olmaktan çıkartır ve bir statü göstergesi yahut meta mesabesine düşürür. Zannederim bizim kuşağımız ve bizden önceki birkaç nesil Adorno’nun ‘Yarım Eğitim’ olarak adlandırdığı tornadan geçti. Doğrusu Humboldt’un anlattığı tarzda bir eğitime en son 19. yüzyılda Avrupa’nın seçkin ailelerine mensup bir avuç şanslı azınlık erişmiştir diye tahmin ediyorum.
Fakat yaşıtlarımdan ve eslâfımdan yine de çok fazla hayıflanmamalarını ve aldıkları eğitimi küçümsemelerini rica ederim; zira Liessmann henüz 2006 yılında kaleme aldığı bu eserde -ki yapay zeka diye bir şeyle karşılaşacağımızı bilmem öngörmüş müydü Liessmann- günümüz eğitiminin tamamen eğitimsizlik üzerine inşa edildiğini vurgular. Yarım eğitimden dahi daha aşağıda bir eğitim yahut eğitimsizlik halidir bu. Artık sorun eğitimin yetersizliği değil, normatif bir eğitim fikrinin tamamen yok olmasıdır. “Eğitimsizlik”, bilginin yokluğu veya aptallık değil, bilginin herhangi bir eğitim idealinden mahrum, sadece piyasa odaklı, kullan-at şekilde üretilmesi ve tüketilmesidir.
Günümüzde o okullar “eğitim kurumları” olma vasfını yitirmiştir ve Liessmann’ın ifadesiyle “hayat mücadelesi kurumları”na (Anstalten der Lebensnot) dönüşmüştür. Okul, düşünen ve kendisini gerçekleştiren fertleri yetiştirebilme hüviyetini yitirmiş, modernitenin ve kapitalist piyasa taleplerinin gereklerini yerine getirecek bir donanım sağlayıcı aracı kuruma dönüşmüştür. Düşünmeye, sanata, felsefeye, inanca dair derin bir tasavvur gelişmesi günümüz okul anlayışında mümkün değildir. Buna mukabil okullar sadece modernitenin dayattığı kapitalist piyasa şartlarının taleplerini karşılayacak iş gücünü üretmekle mükelleftir. Mezunlarının karnını doyurabilmesi için gerekli becerileri kazandığı “hayatta kalma aparatına” okul denir!
Bu bahsi kapatmadan, eğitim sandığımız şeyin aslında bir eğitimsizlik olduğuna yönelik tespitini, Nietzsche’nin bir kritiği ile te’kid eden Liessmann’a son defa atıfta bulunmak isterim. Nietzsche 1872 yılında yaptığı bir konuşmada “lisanınızı ciddiye alın” demişti. Gerçek eğitim anadili ciddiye almakla başlar. Buna mukabil geçtiğimiz yüzyıl, lisanın giderek basma kalıp hale geldiği, gazetecilik-sosyal medya jargonlarının gençleri bir başka dil kullanamaz hale getirdiği, dolayısıyla dil ile düşünce arasında bir köprünün kalmadığı bir yüzyıl olarak eğitimsizliğe hizmet etmiştir. günümüzde şehir diye önümüze konan şeylerin neden şehirden başka her şeye benzediğini zannederim bu zaviyeden hareketle konuşmalıyız.
Buraya kadar sabırla okuduğununuzu müteşekkirane varsayarak, yukarıda zikredilen görüşleri az evvel Twitter’da karşınıza çıkan bir genç beyanıyla yahut asansörde kısa süreli sohbet ettiğiniz bir bilmem ne kuşağın temsilcisinin kendisini ifade ediş şekli ile mukayese etmenizi rica ederim. Karşımızda sayısı ürkütecek kadar çok Funes var. Sorsanız her şeyi bilen lakin en ufak bir fikir üretemeyen; bu sebeple her yönden esen rüzgârın cereyanına kapılarak oradan oraya savrulan, derin cehaletini büyük bir kibirle gizlemeye çalışan bir bayX, bayanY var. X ve Y birer şablondur malumunuz, bu nevden herkesi bu remizle ifade etmemiz mümkündür. Esasen her birinin içinde bir Napolyon yaşıyor; hiçbir şey değilken bir anda her şey olmak isteyen, çok kısa sürede sahip olduğu dağınık bilgi partiküllerini Napolyonvari bir şekilde yarına kalması mümkün herhangi bir şeye çeviremeyen, ana dilini doğru dürüst konuşamadığı için düşünmeyi beceremeyen; tüm bu kifayetsizliklerinin rağmına ipini bıraksanız soluğu Sibirya’da alacak olan Napolyonlar. X’ler ve Y’ler, Napolyonlar, Josephinler…
Şimdi baştaki iddiamıza dönelim ve bir soru ile bitirelim: Hangi aklı başında deli, bu kadar dağınıklığın, savrukluğun, hiçbir şey olmamaklığın tam ortasından mucizeler çıkarmayı başaran Napolyon’dan daha iyi bir muhayyel kimlik bulabilir?
Devamını Oku
01 Ocak 2026 Perşembe - 10:30
Devamını Oku
12 Aralık 2025 Cuma - 02:14
Devamını Oku
13 Kasım 2025 Perşembe - 13:05