
Hayat bizi bazen bir gemi kazasıyla, bazen de bir kitabın sırtındaki yanlış ayrılmış bir harfle uyarır. Robinson Crusoe neden o ıssız adaya düşmek zorundaydı? Ernest Hemingway, kendi ölüm ilanını hastane odasında okuduğunda ne hissetti?
0:00
--:--
Son Güncelleme: 15 Ocak 2026 Perşembe - 08:56 | GDH Haber
Robinson Crusoe’nun hikayesi pek çoğumuz için ıssız adada başlar. Oysa Daniel Defoe’nun romanı, Robinson henüz adaya düşmeden çok önce İngiltere’nin York şehrinde başlar. Çıkmayı amaçladığı seyahat için babasının rızasını almayı başaramayan 19 yaşındaki Robinson, bilâmüsâade yola çıkar ve Hull şehrinden gemiye biner, istikameti Londra’dır. Fakat henüz İngiltere’nin bir şehrinden bir şehrine seyahat ederken gemisi bir fırtınaya yakalanır ve batar. O civarda bulunan bir ticaret gemisinin yardımıyla hayatta kalmayı başarır geminin mürettebatı ve karaya ayak bastıklarında kaptan Robinson‘a döner ve der ki “bugün başına gelenleri Allah’tan bir işaret olarak yorumla ki, Allah’ın sana denizlere açılmaman ve gemi seyahatleri yapmaman konusunda ikazda bulunduğu muhakkaktır”.
Kısa süreli bir pişmanlıktan sonra Robinson yine gaflete düşer, ikazlara da kulak asmaz ve nihayetinde ıssız adaya düşeceği o meşhur seyahatine çıkar. Oysa henüz İngiltere’de atlattıkları fırtına oldukça ciddi bir fırtınadır ve deniz tecrübesi olmayan bir çaylağı korkutmak için fazlasıyla yeterlidir. Buna rağmen gaflet bir kere basmaya görsün, kul ikaz edildiği şeyden ders çıkarmama konusunda oldukça maharetli olur.
Çocukluğum dedemin kütüphanesideki kitapların sırtlarını inceleyerek geçti. Okuma yazmayı sökmem kitapların sırtlarındaki motiflerden ziyade yazıları okuduğum daha heyecanlı bir evreye giriş yapmamı sağladı. Fakat kütüphane tetkik kimin raconu hiç değişmemişti: kitabın sırtı incelenir, raftan alınıp da içine bakılmaz. Bu gayet tabii bir kuraldı; zira rahmetlinin kıymetli kitaplarına henüz o yaşlarda tasallut etmek hiçbirimiz için akıl karı değildi. Bu keşifler esnasında çocukluğumun en büyük bilmecelerinden biri ile karşılaştım. Dedemin asla göz atmayacağı bir raf olan en alttan ikinci rafta-ki yaşım ve boyum sebebiyle benim en fazla ilgilendiğim birkaç raftan biriydi- bir kitaba denk geldim. Kitabın sırtında iki satır halinde “Silahla Raveda” yazıyordu. Raveda ne demekti? Yapılacak en akıllıca şeyi yaptım ve bunu en iyi bilecek kimse olduğuna inandığım ve zihni mütemadiyen meşgul bir kimse olan dedeme “dede, Raveda ne demek?” diye sual ettim. Bilmiyordu. Hayret edilecek şeydi doğrusu. Kitabı raftan alıp da dedeme getirmek ve göstermek cesaret edebileceğim bir şey değildi ne yazık ki. Bu sebeple uzun süre “silahla raveda” diye bir kitabın varlığına inandım, raveda nedir bilmeden. Ortaokul çağlarında nereden estiyse günlerden bir gün o kitabı alarak okumaya karar verdim; raftan aldım ve kitabın ön yüzünde beni dehşete düşüren gerçeği gördüm. Kitabın adı “Silahlara Veda” idi, yazarı Ernest Hemingway… işgüzâr mücellit, kitabın sırtını öyle bir yerden ayırarak yazmıştı ki ben kitabın adının ne olduğunu öğrenebilmek için aradan geçecek birkaç yıla ihtiyaç duymuştum.
Öfkelendim doğrusu ve roman okumaya hevesli olduğum o yıllarda sadece Silahlara Veda’yı okumakla kalmadım, Yaşlı Adam ve Deniz’i de okudum, İşgal İstanbulu’nu da… derken Hemingway’i merak ettim. 1954 yılında Hemingway 24 saat içinde iki uçak kazasından kurtulmayı başarmıştı. Üstelik ağır yaralı olarak kurtulduğu ikinci kazadan sonra, yazarın öldüğünü düşünen dostları tarafından gazeteye verilen ölüm ilanını hastane odasında okumuştu. Aynı yıl Nobel edebiyat ödülünü kazandı ancak uçağa binerek İsveç’e gitmeyi ve ödülü almayı düşünmemişti bile.
Kabristan ziyaret etmeyi adet edindiğim günlerde Karacaahmet mezarlığında bir mezar taşına denk gelmiştim “Eczacı Tacettin Kuntay ruhuna fatiha”… elbette bu seng-i mezarı okumamı sağlayan hayat belirtisini o şuursuz N harfine borçlu değildim fakat o an içimde o harfe karşı tarifsiz bir minnet oluştu. Nûn velkalemi ve ma yesturûn… bir nun nelere kadir dedim. Sanırım o mezar taşı benim için bir ikazdı.
Bugünlerde yapmamam gerektiğine çok önceleri kesin şekilde ikna olduğum hataları tekrar ettiğimi gördükçe Robinson Crusoe geliyor aklıma. Üstelik onun kulağını çeken ve ilahi işareti kendisi için yorumlayan bir kaptan da vardı yanında ve ona kulak asmamıştı Robinson. Ben ise, kendi kulağım elimde, kendi kendime ikaz ederken kendime söz geçiremez vaziyette buluyorum kendimi.
Şu sıralar hep başkalarını tenkit ettik, bir parça da kendi keratalıklarımızla meşgul olalım diye düşündüm derken. Bazen önüne gelmeden, ikaz edildiğin şeye tutunarak bir ibret alır ve daha büyük sıkıntıdan Allahın izniyle kendini saklarsın. Fakat o hikayenin başının hep aynı yere çıktığını unutmamalı. Seni gafletten agah edecek bir vesileye denk geldiğinde aman ha görmezden gelme. Bu da elin adamına değil kendime verdiğim bir nasihat olsun…
Devamını Oku
09 Ocak 2026 Cuma - 12:32
Devamını Oku
01 Ocak 2026 Perşembe - 10:30
Devamını Oku
25 Aralık 2025 Perşembe - 09:09